Rehberiniz-Ulaş bıçakçı’nın gözüyle dr. üzeyir garih

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on Pinterest

isvemeslekdanismani.net ailesi olarak “Ulaş bıçakçı’nın gözüyle dr. üzeyir garih” adlı yazımızın kişisel gelişiminize katkı sağlamasını umuyoruz
Ulaş bıçakçı’nın gözüyle dr. üzeyir garih

ULAŞ BIÇAKÇI GÖZÜYLE DR. ÜZEYİR GARİH

Geçen yıl, 25 Ağustos 2001 tarihinde katledildi Dr. Üzeyir Garih. Katledilişinin birinci yıldönümü nedeniyle bir çok anma töreni ve haber yapıldı onun hakkında.

Herkes onu çok konuşurdu. Hâlâ da konuşuyor. Ben onun çok az değinilen bir yanından bahsetmek istiyorum. O, bir “yönetim-organizasyoncu” idi.

“Yönetim teknikleri” sözcüklerini de çok beğenir, çok kullanır, yönetim tekniklerinin kendisini de çok anlatırdı. Bu konular benim de mesleğim. Üstelik onunla, aynı konularla ilgili bir kaç anım da var. Bazılarını paylaşacağım sizinle. Basın-yayın organlarında bu yönü sadece bir kaç sözcükle geçiştirildi ölümünün ardından. O da yalnızca bazılarında. Ben biraz daha detaylandıracağım.

Konuşmayı çok severdi.

Her konuda konuşurdu ama özellikle yönetim-organizasyon ve yönetim teknikleri konularında konuşmayı daha çok severdi.

Her kesime konuşurdu ama gençlere ve öğrencilere konuşmayı daha da çok severdi.

1989 ya da 90 olabilir, şirketim olan YÖNTEK Müşavirlik adına bir konuşma yapmasını istemiştim kendisinden. Randevuyu umduğumdan hızlı bir şekilde verdi. O zaman Maslakta olan merkezlerinde ziyaretine gittim.

Daha projeyi anlatmadan hatta daha oturmadan, Türkiyede bu yönetim teknikleri işini kaç kişi bilir? diye sordu bana kafadan.

Vallahi net bir sayı veremeyeceğim Üzeyir bey demiştim.

Yanıtı şu oldu: Olsa olsa 5 kişi bilir… Onların da en iyi bileni kim biliyor musunuz?

Ben de bu işlerin uzmanı olduğumdan elbette ki, birinci sıraya kendimi koyardım ama boş, boş bakarak bir süre sessiz kaldım, yanıtını kendisinin vermesini bekleyerek.

O da fırsatı kullandı ve, Ben… dedi.

Yönetim-organizasyon konularında konuşmayı ne kadar sevdiğini gösteren bir küçük anektot da şudur. Görüşmemizde bana ne kadar planlı, programlı, zaman yönetimine ne kadar özen gösterdiğini anlatıyordu.

Bakın… dedi, etajerinin üzerindeki, yüzü misafirlere doğru döndürülmüş saati göstererek, Bu saat beni ziyarete gelen insanlara doğru özellikle çevrilmiştir. Geldiklerinde onlara kaç dakikaları olduğunu bir şekilde söylerim ve süreleri bitince ki, maksimum 20 dakikadır, görüşme kesinlikle biter.

Ben de saati gözledim konuşma boyunca ve 20 dakika dolunca, konuşmaya devam etmek istediğini sezmiş olmama rağmen, bakalım ne olacak diye, Üzeyir bey, benim 20 dakikam doldu, müsaadenizi alayım şeklinde bir tuzak kurdum kendisine.

Yok, yok, oturun o size göre değil diyiverdi.

Beklediğim yanıt buydu. Ama uzatma benim önemimden değil konuya verdiği önemden kaynaklanıyordu, biliyordum.

Teklif ettiğim konuşmayı yaptı ve her zaman olduğu gibi ilgi ile izlendi. Ben hayatımda Üzeyir beyin konuşması beğenmeyen hiç kimse görmedim. Daha sonra bir iki kez daha bizim seminerlerimize konuşmacı olarak katılmıştı. Ama sadece oradan değil zaten genelde kamuoyundan gelen geribildirimlerden biliyoruz hepimiz bu durumu.

Yönetim-organizasyon konusunda, konuşmaktan fazlasını yapmıştır. ALARKOda uzun yıllar öncesinden kurulmuş bir, Organizasyon ve Metod Koordinatörlüğü vardı. Bu birim halen de başka bir yapılanma şekli ile devam ediyor diye biliyorum. Ben de eskiden, 1988 öncesi, çok daha büyük bir grup olan STFAda, Organizasyon ve Sistem Müdürü olarak çalıştığım için konu hakkında buraya sığdıramayacağım kadar çok ayrıntıya sahibiyim.

Konuşmacı olarak davet ettiğim seminerlerimden bazılarına, ALARKO’da bu konuda yapılmış çalışmaları (el kitapları, prosedürler, şemalar, iş tanımları vs) bir plastik poşet içerisinde getirdiğine, poşeti bizzat kendisinin taşıdığına ve içindeki malzemeyi özenle tanıttığına şahit olmuşumdur.

“Ama” derdi, “Dışarı vermek yok…” Sonra da dikkatle toplar götürürdü.

Eğitime o kadar düşkündü ki, kendisine verilen fahri doktora unvanının ismi ile birlikte kullanılmasına çok titizlenirdi. Üzeyir Garih yerine, Dr. Üzeyir Garihi tercih etmiştir hep ve kendisi de, “Dr.” unvanını daima kullanmıştır.

Deneyimlerini paylaşmak için bir çok da kitap yazdı.

Danışmanlık konusunda da çok önemli düşünceleri ve destekleri olmuştur Üzeyir beyin. Danışmanlar için, şirketim YÖNTEK Müşavirlik adına yaptığı bir başka konuşmasındaki enteresan bir benzetmesini aktarayım. Şöyle demişti danışmanlar için: “Danışmanlar inek gibidir. Onları memelerinden kan gelene kadar sağacaksın.”

İlk nazarda acımasız bir benzetme gibi görünüyor ama söylemek istediğinin, “danışmanlar yararlıdır, onlardan maksimum faydayı sağlayacaksın” demek olduğu açıktır sanırım. Ben de katılıyorum. Faydalısı bulununca gerçekten maksimum istifade sağlanmalıdır. Çünkü artık danışmanlık pahalı hale geldi, hele gerçekten faydalıları.

Bir başka anlatısı da şöyle idi: “Danışmanlarınız olacak. Benim bir sürü var. Bazıları ile hiç görüşmeyiz bile. Ama bakarsın, birisi ile kırk yılda bir yemek yerim, orada bir laf geçer ve ben şirkete döner her şeyi değiştiririm.”

Kendisi patronluğunun erken dönemlerinde, ismi sanıyorum Mr. Pipers olan yabancı bir danışman tutmuş. Adam demiş ki, “Ben sizin odanızda üç ay yan bir masada oturup hiç bir şey yapmadan sizi gözlemleyeceğim ve sonra size bir rapor yazacağım.”Üzeyir bey de bunu kabullenmiş. Adamcağız sessiz sedasız onu üç ay boyunca gözlemlemiş ve bir gün, “Benim sürem doldu, yarın sabah gidiyorum, beni yolcu etmeye gelirseniz söz verdiğim raporu size havalimanında takdim edeceğim” demiş. Üzeyir bey, “Niye şimdi vermiyorsunuz, tartışsaydık” diyecek olunca danışman, “Şimdiden versem, bana hak vermez hatta küsersiniz” demiş. Ertesi gün de havalimanında raporu verip memleketine uçmuş. Üzeyir bey raporu hemen okumaya başlamış ve, “Siz ne telefon kullanmayı, ne sekreter kullanmayı ne de … bilmiyorsunuz diye başlayan cümleleri görünce küplere binmiş. Ancak aradan bir süre geçince danışmana tamamen hak vermiş ve çalışma metotlarını düzeltmeye başlamış. Üzeyir bey bu danışmandan hep övgü ile bahsetmiştir.

Kendisi ile bilemediniz 5-6 kez görüşmüşümdür. En son görüşmemden bir evvelki görüşmem Sabah Gazetesinin kapanıncaya kadar köşe yazarlığını yaptığım, İşte İnsan ekinin 2. yıl dönümü davetinde oldu. Aradan neredeyse 10 yıla yakın bir süre geçmesine rağmen, beni sormuştu ve yanıma kadar gelerek yazılarım hakkında ayaküstü sohbet etmişti. Meraklı olduğu yönetim konusunu gerçekten okur, takip ederdi.

En son görüşmem ise ölümünden bir, iki ay kadar önce telefonla olmuştu. Bu tür telefon görüşmelerindeki malum, “Hiç görüşemiyoruz” girizgahından sonra, “Ulaş bey, sizin işler iyidir herhalde” dedi.

“Neden Üzeyir bey” diye sordum. Vereceği cevabı da biliyordum zaten.

“Eee… şimdi kriz var. Şirketlerin hepsi hasta. Tabii ki, iyileşmek için sizlere koşuyorlardır.”

Dedim ya, danışmanlık işini bilir ve severdi. Amerika’da yönetim danışmanlarına, “şirket doktoru” derler. O da bunu biliyordu elbetteki. O benzetmeye atıf yapmak istemişti esasında. Yoksa madalyonun gerçek yüzünü bilmediğinden değildi söyledikleri. Evet danışmanlar, eğitimciler felan kendileri, paça kaptırmamak için krizlerin fırsatlar yarattığını ve fırsatların başında da organizasyon, re-organizayon, eğitim vb işlere zaman ayırabilme fırsatının geldiğini, hatta krizlerde kendilerinin daha fazla para kazandıklarını söylerler. Ama istisnalar dışında kazın ayağı hiç de öyle değildir.

Üzeyir beyin sözlerine, gerçek durumu bildiğini farkında değilmişim gibi kancayı atıverdim hemen: “Üzeyir bey, sizin gibi bir iş adamı, şirketler personelin maaşını bile ödeyemez durumda iken, borç içinde yüzüyor iken eğitime, danışmanlığa felan nasıl para ayıracaklar? Aksine ilk kestikleri masraflardır bunlar.”

Tabii ki, yanıtı kısa oldu: “Doğru, doğru, Latife…”

Bu arada konu kriz ve para meselesine gelmişken vereceği cevabı konu ile ilgili seminerlerim, yazılarım ve kitaplarımda geçek bir uygulama elması olarak kullanabileceğimi hissettiğim soruyu soruverdim kendisine. “Üzeyir bey biz bu para, kriz mıriz meselelerinde işadamları ve yöneticilere likiditenize özen gösterin” diyoruz. Ama finansman kitaplarında likiditenin tarifine baktığımızda hiç bir şey de anlamıyoruz. Nedir bu likidite Allah aşkına?”

Yanıtı yine kısa idi. Çünkü o pratiğe çok yakın bir insandı. Konuşma tarzı da öyle. İnformel, günlük konuşma lisanı, halk deyimleri ile her seviyedeki insanın anlayacağı bir lisan kullanırdı. Büyük bir kahkaha atarak verdiği yanıt şu oldu: “Par’ra dostum, par’ra…”

Bu kadar basit işte. Likidite felan diye şatafatlı tanımlara bağlamaya ne gerek var.

Belki de kaybına, bana karşı bir-iki kırıcı davranışı olmasına rağmen bu denli üzülmem mesleki nedenlerdendir. Bu kadarcık hukukumuza rağmen ölüm haberini CNN 16.00 haberlerinde duyduğumda böylesine üzüleceğimi hiç tahmin etmezdim. Hayatımda hiç bir kara haber karşısında ellerimi dakikalarca dizlerime vuracak kadar üzülmemiştim.

Bir yıl önce, 25 Ağustos 2001 Cumartesi günü alçak katil(ler) yaşamına son verdi. Ebediyete göçüşünün birinci yıldönümünde ailesine, yakınlarına, ALARKO camiasına, sevenlerine ve ülkemize başsağlığı diliyorum.

Yer işareti koy Kalıcı Bağlantı.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir