Rehberiniz-Tempolu bir insanın günleri kısa ama ömrü uzun olur !!!

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on Pinterest


iyimeslek.com ailesi olarak “Tempolu bir insanın günleri kısa ama ömrü uzun olur !!!” adlı yazımızın kişisel gelişiminize katkı sağlamasını umuyoruz
Tempolu bir insanın günleri kısa ama ömrü uzun olur !!!

Tempolu Bir İnsanın Günleri Kısa Ama Ömrü Uzun Olur… Hayatı Ertelemeyin… Emekliliği de Dolu Dolu Yaşayın…

Nilgün Güresin’in bu haftaki konuğu bir usta yönetici, yazar, duayen Can Kıraç.

Söyleşimiz ’Hayat ve Deneyimler’ üzerine… Sevgili Can Kıraç anlattı; Nilgün Güresin dinledi ve yazdı. İşte O’nun hayatından satır araları…

’İşadamı olmasaydım tereddütsüz zanaatkâr olmak isterdim. Yazar olmayı, zanaatkâr olmak gibi emekle kazanılan bir olgunluk ve ustalık mertebesi sayıyorum. 41 yıl heyecan duyarak, zevkle çalıştım ama hep patronun gündemiyle yaşadım. Bir an geldi, bunaldığımı hissettim ve dedim ki: Hayat bir noktada bitiyor. Ey Can Kıraç! Kendi hayatını ne zaman yaşayacaksın?’

Can Kıraç’ı gıyaben çok iyi tanırdım. O, özellikle 70’li ve 80’lı yıllarda Koç Grubunun idollerindendi; katıldığım iş toplantılarında karşımda karizmatik ve bir o kadar da tevazu sahibi bir iş adamı, profesyonel bir yönetici görürdüm. Babam rahmetli gazeteci Ecvet Güresin’in de kendisinden sitayişle bahsettiğini hatırlarım.

Ülkenin ekonomik, sosyal ve siyasi sorunlarına duyarlı, hatta onları sahiplenen, tüm çevrelerce yalnız kişiliğine değil, düşüncelerine, yorumlarına saygı duyulan bir isim.Yaptığı konuşmalarla, konuşmalarını renklendirdiği esprilerle her zaman aranan bir kişi…

Bülent Tanla, TEKSATIR bilgi paylaşım platformu için Sayın Kıraç’la bir söyleşi yapmamı önerdiğinde büyük heyecan duydum. Yıllardır uzaktan hayranlıkla izlediğim bir duayenle şahsen tanışmak ve deneyimlerini ilk ağızdan duyma imkânı beni heyecanlandırdı. O, çıraklıktan başlayarak, 1991 yılının sonunda sadece 64 yaşında iken emekli oluncaya dek toplam 41 yılını Türkiye’nin lokomotif gruplarından Koç’ta geçirmiş… Bizlere vereceği bir sürü dersler var.

TEKSATIR: Sayın Kıraç, hayattan öğrendiğiniz en önemli ders nedir?

CK: Hayat ve özellikle de iş hayatı dümdüz gidilen bir yol değil, inişli ve çıkışlı. Ben, birçok profesyonelin gıpta ettiği bir grupta en üst kademeye kadar yükseldim. Koç Grubu’nda çalışmak her zaman bir ayrıcalıktı. Ancak ben iş hayatımın son yıllarında, zaten kendimi yaşamımın yeni dönemine hazırlamaya başlamıştım. Bu döneme ’Hayatın Yeni Sahili’ diyorum… Özgür yaşamak, hayatı başka yönleriyle tanımak, kendine zaman ayırmak, resim yapmak…

Ben yoğun çalışırken de hobileri olan bir insandım. Bilirsiniz, patronlar sizin tüm zamanınıza sahip olmayı isterler. Şu gerçeğin altını çizmek istiyorum: Önce bir emekli olayım, sonra kendime bir merak bulurum, diyerek kendinizi aldatmayın. Geç kalmış arayışlar yüzünden emekli olan birçok arkadaşımın mutsuz olduğunu biliyorum.

O halde hayatı ertelemeyin… Ben bugün emeklilik hayatını severek ve mutluluk içinde yaşıyorum. Hayattan öğrendiğim bir başka ders ise hedefinizi belirlemelisiniz ve buna ulaşmak için mücadeleden hiçbir zaman vazgeçmemelisiniz.

TEKSATIR: Hayatın yeni sahilinde aradığınız özgürlüğü bulabildiniz mi?

CK: Evet, özgürlük bana coşku veriyor. Yeni hayatımda zamanımın önemli bir bölümünü yazı yazmaya, bilgisayarda fotomontaj yapmaya, okumaya ayırıyorum; seyahat ediyorum… Buna ’Kişisel Kalmak’ adını taktım. İş dünyasından geldiğim için de sık sık konuşmacı olarak davetler alırım. Gençlerle beraber olmaktan hem mutluluk duyuyorum ve hem de onların görüşlerinden yararlanıyorum… O kadar aşırı tempolu bir hayatın ardından, emekli sükûnetini seviyorum. Hiç bir zaman servet sahibi olmak gibi bir ihtirasa da kapılmadım. Dolayısıyla, aklım başımda ve sağlığım yerindeyken çalışma hayatından ayrılmaya karar verdim. Yazı yazmak ise beni daha iyi bir gözlemci yaptı; ayrıntıları daha kolay yakalayabiliyorum; çevreme daha dikkatli bakıyorum.

Emekli olduktan sonra ’emeklilik’ konusunda neler hissettiğimi ben de sorguladım. Çalışma gücü ve hevesi devam eden insanların yaş haddinden emekli edilmelerini doğru bulmuyorum; kanımca bu bir beyin israfıdır. Ülkemizde yetişmiş ve deneyim kazanmış insanlara hala çok ihtiyaç var. Şimdiki yaşam tempom iş hayatımdaki tempomdan daha düşük değil. Bugün yaşam tarzımda farklı olan, kişinin gündemini kendi yapması, günlük yaşam programını dilediği şekilde ve başkalarına bağımlı olmadan kendisinin belirlemesidir.

TEKSATIR: Zaman hızla akıp gidiyor, artık kontrol edemiyorum diye telaşlandığınız anlar oldu mu?

CK: Boşa geçmemesi gereken ’Zaman’ın kısıtlı olduğu gerçeğini ne yazık ki emekli olduktan sonra anladım. Biriktirdiğim onca kitabı okumaya bol bol vaktim olacağını sanıyordum. Şimdi şu gerçeği görüyorum ki yılda 20 kitaptan fazla okuyabilme olanağım yok. Bugün ki okuma tempomu 10 yıl daha sürdürebilirsem, topu topu 200 kitap bitirebilirim. Kitaplığımda 4000’in üzerinde kitap var! İlerleyen yıllarda hayata istenilen şeklin verilmesinin sanıldığı kadar kolay olmadığını, hele yerleşmiş alışkanlıkların değiştirilemediğini yaşayarak öğrenmiş birisiyim. İşte bu gerçeği görünce paniğe kapılıyorum ve insan hayatının ne kadar kısa olduğunu bir kez daha anlıyorum.

TEKSATIR: Siz TÜSİAD’ın kuruluşuna öncülük ettiniz; 80’li yıllarda ’Koç’un Can’ı’ oldunuz. 41 yıllık iş hayatı size neler kazandırdı?

CK: İnsanın sermayesi para değil, bilgisidir. Ben hayatım boyunca daha çok öğrenmeye, bilgi sahibi olmaya çalıştım. İşin küçüğü- büyüğü olur demedim. Bana göre çalışan insanların günleri kısa geçer ama ömürleri de uzar. Yöneticilikte sürekli problem çözersiniz; kararlar verirsiniz. Sorunların çözümünde en etkili yollardan birinin, güvendiğiniz başka kişilerin de fikrinin alınmasıdır diye düşünürüm. Bana göre en doğru yolu, kendi görüşlerinizi danıştığınız kişinin görüşleri ile birleştirerek bulabilirsiniz… Yöneticilik hayatımda iyi bir dinleyici olduğumu da düşünüyorum; bu da bana değişik fikirleri uzlaştırma becerisini kazandırdı. İnsanlarla ilişki kurmak zaten bana hep heyecan ve keyif vermiştir.

Türk özel sektörünün başarılı olması için, rekabete açık, hizmet sunmayı görev sayan, çalışmalarında şeffaf, kararların oluşumunda katılımcı, toplumsal sorunları paylaşan bir anlayışa sahip olması gerektiğini her zaman savunmuşumdur. Ekonomik arayışlarda temel amaç, ülkenin kalkınması ve ferdin refah içinde yaşamasının temin edilmesidir. Türkiye’mizin sorunları uzun vadelidir; tüm sorunlarımızın kısa vadede çözülmesini beklemek mümkün değildir. Önemli olan tutarlı ve sağlıklı politikaları belirlemek ve bunları istikrarlı bir şekilde uygulamaya koymaktır.

TEKSATIR: Böylesine yoğun, başarı ve mücadeleye endekslenmiş bir iş hayatı ve yöneticiliğin ardından emeklilik öncelikleriniz neler oldu? Sanırım bir think-tank kurma girişiminiz de olmuştu.

CK: Artık kendi gündemimde yaşayabileceğim için memnundum. Oturup, meraklarımı kağıt üzerine döktüm, yeni bir öncelikler listesi yaptım. Bilgisayara tutkuluydum; yazı yazmayı da sevdiğim için her ikisini birleştirebileceğim masaüstü yayıncılık konusuna eğildim. Tanıdığım 200’ün üstünde, hayatları süresince deneyim ve birikim kazanmış insanları bir araya getirerek bir think-tank oluşturma adımını attım ancak istediğim boyutta olamayınca, vazgeçtim ve kendimi hobilerime verdim.

TEKSATIR: Söz konusu projenizi bundan böyle TEKSATIR sütunlarında değerlendirmeye ne dersiniz Sayın Kıraç?

CK: Katkıda bulunmayı tabii ki arzu ederim.

TEKSATIR: Söz hobilerden açılmışken, meraklarınızdan biri ’horoz’ objeleri olmasın; odanızın her köşesinde horoz heykelleri görmek mümkün… Bu horoz tutkusu nasıl başladı?

CK: Ben, toprakta doğdum, toprak adamıyım; ellerimi toprakla, bitkiyle kirletmeye, etrafımda kümesler ve kümes hayvanları olmasına alışkınım. Horozlar çocukluğumun geçtiği Eskişehir’deki çiftlik hayatımda en yakın arkadaşlarımdı. Onların özgür, bağımsız, başına buyruk tavırlarına hem kıskançlık hem de hayranlıkla bakardım. Her zaman doğaya yakın ve yeşillikler içinde yaşamak istedim, o nedenle 1968’de beri Küçük Çamlıca’dayız. Bir de bahçemiz var ve eşim İnci ile keyfini çıkartıyoruz.

İşte bu nedenlerle, her gittiğim yerden mutlaka horoz heykelleri, heykelcikleri, horoz objeleri alırım. Onları hem çok dekoratif ve hem de sempatik bulurum.

TEKSATIR: Nazara inanmıyorsunuz ama korkunç bir nazar boncuğu koleksiyonunuz da var; bu nasıl bir çelişkidir?

CK: Cam’ı severim, hoş ve şık bir malzemedir, yaratıcılığınızı denersiniz, işleyebilirsiniz. Dekoratiftir. Burada gördüğünüz cam boncuklar Venedik yakınlarındaki Murano Adasının cam ürünleridir. Camlar bana ve bu mekâna enerji veriyorlar, ruh veriyorlar, canlılık veriyorlar. Nazara inanmam ama nazar boncuğunu dostlarıma dağıtırım; onlar korunsun diye… Hatta bir süre Ömerli köyünde açılan Cam Evi’ndeki çalışmalara da katıldım.

TEKSATIR: Nerede doğdunuz; çocukluk yıllarınız nerelerde geçti?

CK: 1927 yılında, Ankara’daki Gazi Mustafa Kemal Paşa-Atatürk Çiftliği’nde doğan ilk çocukmuşum… Babam ziraat mühendisi idi ve o tarihlerde Atatürk Çiftliği’nde ’Kuru Ziraat’ yapıyor; benim adımı ve ’Kıraç’ soyadımızı da Atatürk bize armağan ediyor. Babamın misyonu, Büyük Şef’ten aldığı şu talimat: Anadolu’nun kıraç topraklarında halka tarımın öğretilmesi ve yaptırılması. Dolayısıyla babamı Amerika’ya ziraat konusunda eğitime gönderiyorlar ve sonra da Eskişehir’deki Karacaşehir çitliğinin yönetimine atıyorlar. Çocukluk ve gençlik yıllarımdan kalan en güzel hatıralarımdan birçoğu bu çiftlikte geçmiştir, toprakla kucak kucağa.

Daha sonra Galatasay Lisesini bitirdim ve babamın yolunda ilerleyerek meslek olarak ziraat mühendisliğini seçmem, bu yaşam biçiminden kaynaklandı. 50’li yıllar ve Türkiye’ye Marshall Planı çerçevesinde maddi, manevi yardımlar yağıyor. O tarihlerde tarım makineleri konusunda da çalışmakta olan Koç Şirketi’ne, Bernard Nahum’um yanına genç bir mühendis olarak girdim ve 41 yıl çalıştığım Koç Grubunda İdare Komitesi Başkanlığı-CEO’luğa kadar yükseldim.

TEKSATIR: Gelmiş geçmiş siyasiler, ’Türkiye’nin kalkınması sanayidedir’ derken; Siz ülkemizin tarımla kalkınabileceğini yıllar önce söylediniz, uyarılarda bulundunuz ve hatta onlarla ters düştünüz. Bugün hep birlikte sizin uyarılarınızın ne kadar doğru olduğunu yaşayarak, görüyoruz… Bu konuda ne düşünüyorsunuz Sayın Kıraç?

CK: Maalesef Türkiye’de tarım gerisin geriye gitti; şu sürekli artan gıda fiyatları da zaten bunu göstermiyor mu? Türkiye, verimli toprakları, güneşi, olağanüstü iklimiyle Avrupa’nın çiftçisi, bahçesi olabilirdi. Bunu, yeterli olmasa da, bir ölçüde çiçek tarımında yapabiliyoruz. Ancak yıllardır yalnız siyasetçiler değil, Türk işadamları da ciddi anlamda Türk tarımına yatırım yapılmasını ve destek verilmesini istemediler. Bugün Avrupa Birliği de bizim tarımımızı desteklemek istemiyor… Maalesef bu ciddi olarak ihmal edilmiş bir sektördür, bir milli hatadır.

Bilindiği gibi, 1970’li yıllarda Türkiye için karma ekonomi modeli benimsenmişti. Özel sektörün ağır topları da bu modelin ülkemiz için en uygun kalkınma programı olacağına inanıyorlardı. Türk Traktör Şirketi’nin ortaklık yapısı bu modelin öngördüğü şekle tıpatıp uyuyordu ve başarılıydı. Ancak, Türk Traktör’ün ortağı olan 2 kamu kuruluşu, Makine ve Kimya Endüstrisi ve Zirai Donatım Kurumu bir taraftan kendi bünyelerinde zirai traktör üretme faaliyetlerini devam ettirmişler, diğer taraftan da yeni yatırımlar yaparak ortak oldukları Türk Traktör şirketi ile uzun vadeli rekabete girme teşebbüsünde bulunmuşlardır. Planlı bir dönemde böylesine yanlış politikalar niçin uygulamaya konmuştu dersiniz? Bence en önemli neden ekonomiye politika sokarak, hükümetleri oluşturan siyasi partilerin kendi yandaşlarına iş bulacakları alanlara sahip olma kararlılığı idi!

TEKSATIR: Peki sizce Türkiye Avrupa Birliği’ne girmelimi?

CK: Bunu Fransızca cevaplayayım mı: Je m’en fou! Bizi bu konuda sürekli oynatıyorlar gibi geliyor bana ve artık bu oyundan ben sıkıldım. Bu sebep-sonuç ilişkisinde Türkiye’nin de ciddi hataları var tabii, özellikle de eğitim konusunda. Eğitim düzeyimiz son yıllarda çok geriledi; bunda AKP zihniyetinin de büyük katkısı var. Bu zihniyet bugün Türkiye’nin hem iç ve hem de dış politikadaki şanssızlığını artırıyor.

AB kuşkusuz bir hedeftir; ama bu hedefi asıl koyan Mustafa Kemal Atatürk idi. Avrupa Birliği’ne katılım Atatürk’ün bu ülkeye getirdiği çağdaşlık hedefinin devamıdır.

TEKSATIR: Biraz da İnci hanımla olan evliliğinizden bahsedebilir miyiz; 54 yıllık evlisiniz; mutlusunuz. Böyle bir uyumu nasıl başardınız? Yoğun ve büyük sorumlulukları olan bir iş hayatınız vardı; popülerdiniz ve buna rağmen her ikiniz de evliliğinizi canlı tutmayı başardınız; bu nasıl oldu?

CK: Ben ’sevgi’yi ve ’aşk’ı her anlamda çok değerli bulurum. 54 yıllık evlilik hayatımızın en güçlü duygusu İnci Hanım ile birbirimize olan sevgimizdi. Karşılıklı ilişkide en önemli husus bu sevgiyi ve aşkı her an canlı tutmaya çalışmaktır; 54 yıllık mutlu evliliği nasıl başardım diye sorulduğunda veya ben, kendim özel hayatımı irdelediğimde şu cevabı veriyorum: ’akıllı insan’ evliliği, beraberliği müsbet olarak etkiler. Eşim İnci çok akıllı bir kadındır.

İnsanı yaratık olarak çok iyi tasarlanmış bir harikalar manzumesi olarak değerlendiririm. Hatta idealize ederim. Tanrı bizim beynimizdir. Bugün kendimi 80 yaşında ve sizinle sohbet ederken görüp hayranlık duyuyorum. Bu da bir beyin işi işte. Bir diğer taraftan ise, beynin insanı ne kadar vahşileştirdiğini, adileştirdiğini de görüyorsunuz, duyuyorsunuz.

Eğer siz çevrenize olumlu ve sevgi ile bakabilirseniz, çevreden olumlu geri dönüşler alabilirsiniz. Onlara sevgiyi aşılamışsınızdır.

TEKSATIR: Sayın Kıraç, siz 1969 yılında değerli işadamı rahmetli Vehbi Koç’a o dönemin sorunları ile ilgili bir yazı göndermiştiniz. Bu yazı daha sonra Vehbi beyin talimatıyla dönemin Başbakanı rahmetli Sayın Bülent Ecevit’e ve Grubun tüm yöneticilerine de sunulmuş, ayrıca sizin öncülüğünüzle yayın hayatına başlamış olan Koç Grubu’nun aylık gazetesi ’Bizden Haberler’ de yayınlanmıştı. Bu yazınızda Türkiye’nin ’Kaderi Değişmeyen Ülke’ olduğunu savunmuştunuz. Ne demek istediniz, biraz açar mısınız lütfen?

CK: Bilindiği gibi, Fransa’da 1968’de yaşanan öğrenci olayları Türkiye’ye de sıçramıştı.

Olaylar nedeniyle İstanbul Üniversitesi kapatılmış, öğrenciler maalesef kamplara ayrılmıştı.

Yazımda, yıllardır bitmeyen bir mücadelenin içinde yaşandığına, halkın zaman zaman kavganın ya taraftarı ya da seyircisi olduğuna temas etmiştim. Gerçekten de 1970’li yıllarda işçi patronu ile çocuk annesi ile sporcu hakemle, ev sahibi kiracısı ile bitmeyen bir kavga içersindeydi; bugün de öyle. Kavganın insanları sinirli yaptığı, sinirli insanların ise isabetli karar vermede zorluk çektikleri görülmektedir. İsabetli karar alınamayınca ise işler daha da kötüye gitmekte ve kavga büyümektedir.

TEKSATIR: Peki ne yapılmalıdır? Bu kavga nasıl önlenir?

CK: Uzlaşma ile…

Türkiye’deki şiddetli kavgaların bu ülkenin değişmeyen kaderi olmaması için bugün ve önümüzdeki yıllarda Türkiye’de her kademede görev alacak insanların, başbakanından polis memuruna, şirket yöneticisinden sendikacısına, gazetecisine kadar, kendi alanlarında bilgi ve deneyimin yanı sıra sağduyu sahibi olmaları, akıl danışmayı ayıp saymamaları, önemli kararları uzman kişilerle tartışarak uygulamaya koymaları, hataları kabul edecek ve düzeltecek hoşgörüye sahip olmaları, uzlaşmayı ilke edinmeleri ve nihayet taahhütlerine sadık olmaları gerekecektir.

Gün karar günüdür. Peş peşe gelen ekonomik krizlerle beraber karamsarlık duygularımızın hızla tırmandığını görmekteyim. Toplum içi eşitsizliklerin ve bölünmelerin derinleşmesini önleyici önlemlerin alınması şarttır. Aksi takdirde demokratik rejime olan güven sarsılacak ve alınan yaraları tedavi etmek daha zor olacaktır…

TEKSATIR: Sayın Kıraç, söyleşimize ’Anılar Olaylar’ adlı kitabınızdan bir alıntıyla son vermek istiyorum

’Liderimizi arıyoruz!

Uzun bir süreden beri görüyor ve yaşıyoruz ki, bizdeki siyasal demokrasi yozlaşmıştır. Siyasal kurumlar toplumdan soyutlanmış, kendi sorunları içinde boğulmuşlardır. Siyaset toplumdan gelen taleplere karşı duyarsızlaşmıştır. Toplumda politikacılara olan güven duygusunun kayboluşu, savaş tehlikesi, terör olayları, ulusça umutsuzluğa düştüğümüzü göstermektedir. Böyle karmaşık ve karanlık bir ortamda, Türkiye’mizin çağdaş bir lidere muhtaç olduğu bütün açıklığıyla ortaya çıkmıştır… Evet, Türkiye’nin artık liderini bulma zamanı gelmiştir!

Sayın Can Kıraç, TEKSATIR adına çok teşekkür ederim.

Yazar: Nilgün Güresin

Kaynak: http://teksatır.com

Yer işareti koy Kalıcı Bağlantı.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir