Rehberiniz-“şarkıcılık egomu doyuruyor”

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on Pinterest

isvemeslekdanismani.net ailesi olarak “”şarkıcılık egomu doyuruyor”” adlı yazımızın kişisel gelişiminize katkı sağlamasını umuyoruz
şarkıcılık egomu doyuruyor

ŞARKICILIK EGOMU DOYURUYOR

TUBA AKYOL

Bir bilgisayar mağazasındayım. Sertab Erener’in basın danışmanı röportajın yeri ve saati için aradı. Konuştuk. Ben de telefonla işyerine röportajın yerini ve saatini bildirdim. Hakikaten kısacık iki görüşme. Ve sonra satış görevlisi kıza dönüp kaldığımız yerden devam etmeye yeltendim; şunu mu alsam, bunu mu alsam, ne önerir acaba diye. Fakat kızın artık aklı yerinden zıplamıştı. Nasıl bir heyecan! Ben bu akşam Sertab Erener’i mi görecektim gerçekten? Ona, onu ne kadar çok sevdiğini söyleyebilir miydim? Ama çok çok çok sevdiğini… Öyle böyle değil, çok fazla yani. Gerçekten çok sevdiğini… Ben bu akşam Sertab Erener’le konuşacaktım, bildiğimiz Sertab Erener’le, emindim, değil mi?

Sevmek, saygı duymak, beğenmek falan bir yana; hayranlık işte böyle bir şey olsa gerek. Şimdi mesela bir akşam bu kızın telefonu çalsa, arayan Sertab Erener olsa, ona halini, hatırını sorsa, kim bilir nasıl sevinir, acayip mutlu olur…

Röportajın başında Erener’e telefon numarasını uzatıp rica ettim: “Arar mısınız? Çok seviyor sizi.”

Aradı.

Hayranlık tuhaf bir müessese, değil mi? Bu durumla aranız nasıl?

Sakinim. Ben bunun hayatın en önemli şeyi olmadığını fark edenlerdenim. Başkalarını eleştirdiğim için söylemiyorum ama bunu fark etmeyenler de var. Ben fark edenlerdenim.

Tanımadığınız insanlar sizinle yatıp kalkıyor, olur ya karşılaştığınızda kırk yıllık tanış gibi sizi öpmek istiyor. İnsanın egosunu patlatmaz mı bu?

Bunu; bu tanınmış olma halinin nasıl bir şey olduğunu, psikolojik olarak bunu hayatımın neresine koymam gerektiğini çok düşündüm. Çünkü bununla kafayı yiyip kendini bir bok zannetme ihtimalin çok fazla. Eğer aklı başında biriysen bunu hayatının merkezine almıyorsun, keyfini çıkarıyorsun. Çünkü kocaman bir coğrafyası olan bir ülkenin, küçücük bir mahalleye dönüşmesi, burada herkesin seni tanıyor olması çok güzel bir şey. Ama bundan dolayı kendimi çok önemli hissetmiyorum.

Dünyada Madonna kadar ünlü olmayı ummak salaklık olur

Eurovision’dan sonra Avrupa’da birtakım çalışmalarınız var. Yani daha büyük bir coğrafyayı bir mahalleye dönüştürüp buralarda da tanınma ihtimaliniz var. Nasıl gidiyor bu çalışmalar?

Şu an yapılan şey tanıtıma yönelik. Herkes belki Eurovision’dan dolayı beni tanıyor ama orada tek bir parça var. Benimse albümlerim ve kariyerim var. Onu anlatmamız lazım. Ama şunu söylemek şart: Dünya çapında tanınmış olmanın sınırları var. Madonna kadar ünlü olmak, kariyer projemde yok. Böyle bir şey ummak zaten salaklık olur.

Peki sarı saç niye?

Değişiklik. Sarı saçı benim de kabul etmem zaman aldı. Ama Eurovision için bir şov hazırladık. O şov için kıyafetten saça, her şeyin bütün olması gerekiyordu. Sonra hazır garibim saçı bu kadar hırpalamış, rengini açmışken, biraz kullanayım diye düşündüm.

Bu tür şovlar, yani işinizin görsel yönü söz konusu olduğunda Nil Karaibrahimgil’in de, sizin de arkanızdaki gizli kahramanın Serdar Erener’in olduğu düşünülüyor hep. Ne kadar doğru bu?

Bu görsel dünyanın kurgulanmasında ben profesyonel biri değilim. Zaten benim bu konuda çok yetenekli olmam ya da bunun için de bir şeyler üretiyor olmam gerekmiyor. Bu işler için başka insanlar lazım. Ee benim de en yakınımda abim var. Benim akrabam, benim canım ve aynı zamanda bu konularda çok da başarılı bir arkadaşımız olduğu için bu şansımı kullanıyorum. Ama bu demek değil ki her şey abim üzerinden yürüyor. Tasarımdı, fikirdi; ona danışıyorum tabii. Bir tanecik abim var.

Neydi beyefendinin adı? Tamamen uydurmuş

Sabetayistlikle ilgili iddialara ne diyorsunuz?

O ne? Sabetay ne, ben bilmem ki.

Selanik asıllı, gizli Yahudi, “dönme” de deniyor… Şu sıralar yine ayyuka çıktı bu konu ve sizin isminiz de geçiyor; o yüzden sordum.

Ben bir süre önce bir yazının varlığından haberdar oldum, çok sinirlenmişlerdi, o zaman bana da göstermişlerdi. Ama ben prensip olarak bu tip şeyleri takip etmiyorum. Takip edince onlara göre davranmak, cevap vermek gerekiyor. Ya da insanı duygu olarak aşağı çekiyor bunlar.

Ayşe Arman’ın Yalçın Küçük’le röportajından haberiniz yok yani, öyle mi?

Ayşe mi yaptı? Cem Yılmaz’ın stand up’ında var ya, “Kaynak gösterebilir misiniz?” der ve döner poposunu gösterir. Benim söyleyebileceğim tek şey bu. Abim bir ara aile kökenimize takmıştı, çok araştırdı. Biz tam bir meleziz. Melez derken, birçok insan gibiyiz. Ben melezliğin yeni bir ırk olduğunu düşünüyorum. Birtakım yetenekleri de barındırıyor bence. Ben memnunum. Neydi beyefendinin adı?

Yalçın Küçük…

Tamamen -affedersiniz ama- uydurmuş.

Şu an kafamda Türkçe şarkı sözleri uçuşuyor. Kasımda single, şubatta albüm…

İngilizce dersi alıyor musunuz?

Alıyorum haliyle. Bunun sonu yok. İngilizceyi kendi derdimi anlatacak kadar biliyorum ama… Kendi dilinde konuştuğun zaman daha farklı bir entelektüel düzeyin oluyor. Belki ne kadar İngilizce öğrenirsem öğreneyim asla anadilimde olduğu gibi olmayacak ama kendini geliştirmenin sınırı yok. Daha rahat konuşmak için, yani özellikle röportajlar için… Şarkı söylerken o kadar problem olmuyor. Türkçe söylemeden önce İngilizce söylüyordum ben.

Hiç İngilizce bilmediğinize dair söylentiler var. Eurovision’da yarışmacılarla sohbetiniz “Hello, how are you?” düzeyinde kalınca…

Orada tabii heyecan vardı. Soracak soru da yok ki. Bir de bu benim işim değil, o yüzden öyle oldu.

TV’deki programlarda hep İngilizce şarkı söylüyorsunuz. Türkiye’de büyük çoğunluk Türkçe müzik dinler. Türkiye’yi riske atmıyor musunuz?

Haklısınız, neredeyse üç buçuk yılı bulacak Türkçe albüm yapmayalı. Ama işte kariyerin ancak bir noktasından gidebiliyorsun. Her şeye yetişemem. Zaten o zaman iyi bir iş çıkmaz ortaya. Ama Türkçe albüm de hazırlıyoruz. Şu an kafamda şarkı sözleri uçuşuyor. Albüm kasımdaydı ama aynı tarihte çalışmak istediğim insanları bir araya getiremediğim için erteledik. Kasımda bir single çıkaracağız. Şubatta da Türkçe albümü bitirmeyi planlıyorum.

Amerika’ya gidip Amerikan rüyasıyla bir şeyler yapan bir insan olamam bu saatten sonra

Peki ne umuyorsunuz dünya müzik piyasasında?

Açıkçası bir şey öngöremiyorum. Ben kendi beğenilerim doğrultusunda müzik yapıyorum. Ve bu beğeniler herhalde iklimsel, kültürel benzerlikleri olan ülkelerdeki insanlara yakın gelir diye düşünüyorum. Akdeniz ülkeleri, sonra Brezilya… Buralarda kendimi bir şey olabilirmişim gibi görüyorum. Ama bu arada “Everyway That I Can” bir kuzey ülkesi olmasına rağmen İsveç’te dört hafta bir numarada kaldı. Bilemiyorum yani. Dünyada benim müziğim kaç insana değecek, göreceğiz.

Amerika da var mı hedeflerinizin arasında?

Amerika’ya gidip Amerikan rüyasıyla bir şeyler yapan bir insan olamam bu saatten sonra. Amerika’ya pek gidesim de yok zaten. Savaşlar falan, bütün karizmalarını bitirdiler. Dünyaya bir şekilde deşifre oldular. Şimdi ama Japonya’da albümüm çıkıyor. Önümüzdeki ayın sonunda Japonya’ya gideceğim. Bir de “Here I Am”i bir filmde kullanmışlar. Yönetmen çok istemiş. Bu tip şeyler beni Asya’da ne duruma getirecek; bilmiyorum. Ama Japonya’da başarılı olursa, oradan Asya’ya ve Çin’e ve bütün o adalara gitmesi mümkün. Bu beni Avrupa’dan daha çok heyecanlandırıyor.

Birbirimizi sevelim, el ele tutuşalım falan rahatsız etti beni, yogadan vazgeçtim. Şimdi Xin Chin Juan Fa yapıyorum

Ne çayı içiyorsunuz?

Çin çayı. Yeşil çay. Artık bunun kompetanı, uzmanı oldum. Bizim Türk çayı mideme dokunuyor. Asitli içecekler de öyle. Alkol de sevmiyorum. Ama insan böyle otururken bir şeyler içmek istiyor. Ne içeyim, ne içeyim… Yeşil çay denedim. Bir internet sitesinden sipariş ediyorum, Çin’den getirtiyorum. Her yere de yanımda götürüyorum. Bir de ben çalışmalarımdan dolayı kendimi bu çay meselesinin içinde buldum. Çay içmenin bir seremonisi var.

Siz bir ara yoga yapıyordunuz, değil mi?

Yoga yapmıyorum artık. Ben yogadan ilk söz eden insanlardan biriyim. Ama sonra dünyada yoga çok sığ algılandı. Doğu’nun 5 bin yıllık öğretisini insanlar bambaşka yönlere çektiler. Ne kadar satabiliriz, nasıl satarız derken kendi değerinden uzaklaştı. Bir de “birbirimizi sevelim, el ele tutuşalım” falan hali çok irrite etti beni. Hemen vazgeçtim. Şimdi başka bir çalışma var.

Ne o? Söyleyin de hemen moda olsun.

Çok moda olacak bir şey değil. Şöyle yapalım da pantolonlar satalım; yoga değil, yoga-fit olsun falan gibi bir şey değil. Taoist bir çalışma: Xin Chin Juan Fa. Fiziksel egzersizlerle başlıyor ama içsel bir çalışma. Doğu tıbbının geliştirdiği bir şey bu aslında. Şu an Çin’de hastanelerde form bozukluklarından kaynaklanan hastalıkların tedavisinde kullanılıyor.

Kısaca ne diyor bu Xin Chin…

Taşa denk gelince ağacın kökü nasıl yön değiştirir, beden de öyle. Psikolojik, toplumsal kuralları bünyeye yedikçe, bedenimiz de ona göre şekilleniyor. Seksin tabu olduğu toplumlarda kızlar memeleri çıkarken kamburlaşıyor, yine bu tür toplumlarda erkekler homofobik oldukları için kalçalarıyla ilgili ciddi kapalılıkları oluyor falan filan. Yani iki ayağının üstüne dengeli duramayan insanlarla dolu bu dünya. Mesela sağa kaykılıyoruz. Bu omurgayı yamultuyor. O yamukluk organlara sıçrıyor. O organı, normalde durması gereken yerde değil de daha dar bir yere sıkıştırıyor. Bu üç yıllık bir çalışma. Çok reyting alacak bir iş değil yani.

Uzmanı var mı Türkiye’de?

Bir kişi var. Ben onunla çalışıyorum. Şu sıralar DVD’sini çıkarmak için uğraşıyoruz. Montaj aşamasında. Beş-altı dilde hazırlayacağız ve bazı hastanelere, ilgilenen insanlara sunacağız.

30’lu yaşlarda yükselen ‘Çocuk sahibi olayım’ halini atlattım

Sizin bir dönem sağlık sorunlarınız vardı. O yüzden mi bu kadar ilgilisiniz bu tür şeylerle? Biraz pimpirikli misiniz sağlık konusunda?

Yok, pimpirikliliği falan geçtim. Onları atlattım. Hastalık hastalığı geçirdim. Psikologlar “Sık hastalanan, ciddi hastalık geçirenlerde olur bunlar” dedi. Bir gün beynimde ur vardı, ertesi gün kanserdim; onların hepsini atlattım. Ama çocukluğumda çok hastalandığım için, sağlığın önemini iyi biliyorum tabii. Ve bunun için bir şeyler yapmak istiyor deli gönlüm. Mesela bu deli gönül bir kolit vakfı kurmak istiyor. Ben kolittim çünkü.

Vakıf mı?

Çenem açıldı, değil mi? Xin Chin Juan Fa benim büyük projemin küçük bir parçası. Doğu tıbbını da içeren bir vakıf fikrim var. Sonra Çin’e yerleşeceğim.

Çin’e mi? Hiç gittiniz mi Çin’e?

Gitmedim ama araştırdım. Zaten Çin, işin esprisi. Bir sembol Çin’e gitmek. Benim söylediğim şey, bu benim hayatımın tamamı değil. Şarkıcılık benim işim. Egomu doyuruyor. Ama hayat bu değil, bu sadece bir parçası. Diğer parçaları da var.

Kadınlar genellikle evlenip çocuk yaparlar bu işten sıkılınca. Sizin planlarınızda çocuk da var mı?

30’lu yaşlarda hormonal olarak o artan çocuk sahibi olayım durumunu Allah’a şükür, yara bere almadan atlattım. Şimdi böyle bir dünyaya benim de bir insan üretmeme ne kadar gerek var bilemiyorum. Nilüfer, Angelina Jolie gibi örnekler var. Bunlar güzel örnekler. Kendin doğurmasan da, doğmuş bir çocuğa güzel bir yaşam verebilir insan. Ben buralarda dolaşıyorum şu sıralar. Belki ileride böyle bir ya da birkaç çocukla ilgilenirim.

Yer işareti koy permalink.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>