Rehberiniz-Orhan tekelioğlu “şeflerin düellosu”nu değerlendirdi: hijyen iyi, şov lezzetsiz

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on Pinterest

isvemeslekdanismani.net ailesi olarak “Orhan tekelioğlu “şeflerin düellosu”nu değerlendirdi: hijyen iyi, şov lezzetsiz” adlı yazımızın kişisel gelişiminize katkı sağlamasını umuyoruz
Orhan tekelioğlu “şeflerin düellosu”nu değerlendirdi: hijyen iyi, şov lezzetsiz

Popüler TV mecrasının gücü malûm. Birçok etkisinin yanı sıra gündelik dili de hızla etkileyebiliyor; kullanıma yeni sözcükler sokabildiği gibi, varolan sözcüklerin de anlamlarını değiştirebiliyor. Reality şovların da kullanıma soktuğu birkaç “sihirli” sözcük var. Örneğin, “izdivaç” (evlenme için kullanılan ve artık sadece, bu programlara işaret eden eski bir sözcük) şovların aklı evvel sunucuların icat ettiği “elektrik alma” saçmalığı iyice yaygınlaştı. Bir diğer, asıl anlamından saptırılarak kullanılan “hijyen” sözcüğünü yemek odaklı reality şovların yaygınlaştırdığını söylesek yeridir. Tabii ki, yemek şovlarından önce de kullanılıyordu bu sözcük ama, Yemekteyiz ile beraber iyice değişerek, Türkiye “aile” ortamında ev düzeninden mesul kadınlarda çok yaygın olarak görülen obsesif “temizlik takıntısıyla” özdeşleştirildi, anlamıyla hiç alakası olmayan bir şekilde, “kişisel” bir haslet gibi kullanılmaya başlandı. Aslında çok ilginç bir tarihi var bu sözcüğün. Feodalitenin çökmesinden sonra (modern kapitalist toplumların kurulduğu 17-18. yüzyıldan söz ediyoruz) şehirlere akan kalabalıkların yarattığı sorunların başında suç ve salgınlar geliyordu. Konumuz suçun nasıl hâlledildiği olmadığından (meraklısı, Foucault’nun ‘Hapishanenin Doğuşu’ isimli kitabına bakabilir) işin o kısmını geçiyoruz ama, kabaca özetlersek, modernitenin bulduğu çözümün kamusal sorunun “bireylikle” ilişkilendirilmesi olduğunu söyleyebiliriz. Böylece, örneğin, salgınlarla baş edebilmenin yolu da sağlığın “kişisel” bir mesele olduğunu kamusal alandaki varolma pratiklerine eklemlemek oldu. Bir dizi kurallar ve pratikler yoluyla hem kamusal hem de özel alanda kişilerin hijyen kurallarını nasıl uygulayacakları sürekli olarak anlatıldı, gündelik hayatın bir parçası hâline geldi.

Jüri çeşitleri

Kamusal hijyen söz konusu olduğunda, Türkiye ’nin kolayca sınıfta kalacağı (kamuya açık tuvaletleri bir düşünün) aşikâr olsa da, bir anomali olarak, özel alandaki (örneğin, evlerdeki tuvaletler) temizlik şaşırtıcı düzeyde yüksek standartta. Memleketimizde, kamusal alanda olması gereken hassasiyetle “evdeki” yer değiştirmişe benziyor. Nitekim, yakınlarda Show TV ’de başlayan Şeflerin Düellosu’nda da benzer yer değiştirme (kamusal alan ile özelin ve buradan, “jüri” ile “ailenin”), açıkça görünür hale geliyor. Jürinin kadın üyesinin her iki lafından birisi “hijyen” ve bu hanımefendi, “titizlik ve temizlik takıntısı” illetli bir ev hanımı gibi yarışmacıların tezgahlarına, masa düzenlerine bakıyor (“hijyenin iyiydi!”), puanını ona göre veriyor. Zaten jürinin formasyonu “titiz” bir Türkiye ailesinin replikası gibi. Mehmet Özer otoriter, mesafeli bir “baba” figürü gibi hep son sözü söylüyor! Bayağı da malumatfuruş “babamız”, iki de bir bilgi saçıyor, yarışmacıları sigaya çekiyor, söylediklerini beğendiği zaman, ilkokul öğretmeni gibi, izleyeciler de öğrensin diye yarışmacıya tekrar ettiriyor. “Bak burası önemli, bir daha söyle, izleyicilerimiz de öğrensin!” Nedense, jürinin diğer üyeleri hep Mehmet Özer’in dediklerini onaylıyor ya da “onaylarmış gibi” yapıyorlar. Jürinin en genç üyesi Yağız Özgül’ün bu işten hiç hoşlanmadığını görmemek elde değil. Birçok Türkiye ailesinde olduğu gibi, her şeyi bilen ve son sözü söyleyen babanın otoritesini “susarak” (onaylamayarak) muhalefet ediyor. Ya “bana söyleyecek söz bırakmadınız” minvalinde cümleler kuruyor ya da “babanın” kestiği racona alengirli ve frenkçe bir karşılık buluyor. Şu anda konuşmadığıma bakarak bu işlerden anlamadığımı sanma sakın! Nalan Aksoy ise ilginç bir “anne” karakterini canlandırıyor. İlk bakışta soğuk, mesafeli bir kadınken, müzikler çalınca yüzünde güller açıyor, tempo tutmaya başlıyor, hele yarışmacılara puan vereceği anlarda (Allahtan, bu işi sunucu hâllediyor), söylediklerine bakarsak, çok heyecanlanıyor, neredeyse “yargılama” durumunda kaldığından utanıyor. Aslında, basbayağı bir “ev kadını” imitasyonu bu, puanları verirken “amatörleşiyor”, yargılarını yemekten çok “hijyen” ve masa düzeniyle sınırlıyor, hep bir “bayan” olarak puan veriyor. “Bir erkeğin olabileceği kadar hijyenin iyiydi” gibi cümleler kurduğu anlarda domestik bir erkeklik ya da kadınlık durumundan söz ettiğinin farkında bile değil!

Gibi yapanlar topluluğu

Gelelim yarışmanın sunucusuna! Üstüne tez falan yazılmaz ama, ekranda olunmaması gereken bir sunucu prototipi neyse, onu temsil ediyor tepeden tırnağa. Çenesi çok düşük, her durumu uygun bir lafı var, üstelik sempatik olduğuna kendini inandırmış, sürekli onun için de bir porsiyon hazırlanmasını istiyor, onunla konuşmayan yarışmacılara küser “gibi yapıyor”. Aslında, “gibi yapıyorların” toplamı gibi mübarek. Papyonuyla bir Şef Garson (maitre d’hotel) gibi yapıyor ama değil, yine aynı kıyafetten ötürü Hokkabaz desek, şapkasından tavşan da çıkmıyor. Olsa, olsa “kutsal aile” replikası jürinin hınzır çocuğu olur ama, “çocuk” falan da olmaya niyeti yok. Öyle bir davranıyor ki, yılların sunucusu “gibi yapıyor”, ona da inanan hiç yok!

Yarışmacılara gelince, daha önceki şovlardan pek bir fark yok, yani “büyükleri” karşısında “el pençe duran” mahallenin çocukları gibi, her söylenene kafa sallıyor, en ufak bir itirazda bulunmuyorlar. Üstelik yarışmanın isminde “düello” var, hadi jüriye karşı boynunuz kıldan ince, rakipleriniz karşısında neden süklüm püklümsünüz? Formata göre yarışmacıların birbirleriyle rekabete girmesi gerekiyor ama, belli ki o cenahta bir ümit yok, jüri üyeleri deseniz, rollerini daha baştan benimsemişler, birbirlerine karşı çıkmıyor, karşı “çıkarmış gibi” bile yapmıyorlar. Programın tek atraksiyonu, ara sıra kesilen eller ve akan kanlar ki, emin olun, en ufak bir “kastrasyon” etkisi bile yaratmıyorlar. “Bilmiş” babamız, “hijyen” takıntımız, “suskun” oğlumuzla takılıp duruyor, ekranda olabilecek en sıkıcı yemek şovunu izleyip duruyoruz. Nereye mi kadar? Tabii ki, en çok yeni sezona kadar. Ancak sıkıcı yaz ekranında yer bulabilir böylesine sası, tatsız tuzsuz yemek realitesi.

Yazar: Orhan Tekelioğlu

Kaynak: http://Radikal İki

Yer işareti koy permalink.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>