Rehberiniz-Onur hınçer artık turkey90’de…

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on Pinterest

isvemeslekdanismani.net ailesi olarak “Onur hınçer artık turkey90’de…” adlı yazımızın kişisel gelişiminize katkı sağlamasını umuyoruz
Onur hınçer artık turkey90’de…

Niels Bohr’un Düşündürdükleri

Odamdaki kitaplarımı, defterlerimi toparlayıp düzenlerken gözüme bir not çarptı. Fizikçi Niels Bohr’un koskocaman harflerle yazdığım bir sözü parmaklarımın ucundaydı: “Öngörüde bulunmak zordur; özellikle gelecek söz konusuysa.” Birkaç dakika sonra başka bir kağıt üzerinde aynı sözü birçok kez karaladığımı gördüm. Bunun üzerine kendi kendime gülümsedim. Bohr’un bu çarpıcı sözünün kulağımda yankılanmasını istemiş olmalıyım diye düşündüm.

Öngörü elbette hepimizin bildiği gibi sadece gelecekle ilgili olabilirdi. Bu durumda Bohr sadece “Öngörüde bulunmak zordur.” diyebilirdi. Ama böyle söylerse yeterince çarpıcı olmazdı. Belki de bende şimdi size anlatacağım anımı anımsamazdım.

Lise son sınıfta okuyor ve aynı zamanda futbol oynuyordum. Çalıştığım bir çok antrenör bana futboldan şöyle ya da böyle ekmek yiyebileceğimi söylemişti. Bana söyledikleri ikinci şeyse bu yolda ısrarla devam etmem olmuştu. Buna karşılık kafam oldukça karışıktı. Birbiriyle çarpışan iki istek arasında kalmıştım. Okuluma devam etmeli, liseden sonra üniversitenin yolunu mu tutmalıydım, yoksa futbolda mı karar kılmalıydım?

Bazıları iki işi birden ustalıkla götürebilir. Ama ben oldum olası dikkatimi ve enerjimi bir konuya, bir işe odaklamayı sevmişimdir. O zamanda durum benim için farklı değildi. İki işi birden hakkıyla yapmamım pek kolay olmadığını biliyordum. İkisinden birinde istediğim başarıyı elde edemeyecektim. Bu yüzden keskin bir yol ayrımındaydım ve hangi yöne sapacağıma karar vermem gerekiyordu. Bunun farkına varmamla benim için sıkıntılı günler başladı. Ben yıllardır yaptığım sporu nasıl bırakırdım? Üstelik üniversiteyi kazanıp, kazanmayacağımın bir garantisi yoktu. “Ama…” diyordum kendi kendime “…okumayı da istiyorum.”

Kendime sorular soruyor ve yanıtlamaya çalışıyordum. Şöyle olursa, böyle olur. Ama böyle yaparsam, şöyle yapamam diyordum. Açıkçası ne yaparsam yapayım işin içinden çıkamadım. Sonunda babamın fikrini almaya karar verdim. Aslında öyle bir haldeydim ki onun fikrini almaktan çok bana bir şey söylemesini, bir yola sapmamı istemesini bekliyordum.

Evet şimdi anımsıyorumda kendimi onun bilgeliğine teslim etmeye hazırdım. İşime gelmediğinde dinlemediğim, işime geldiğinde karşı geldiğim babam –annemin ikinci eşiydi ve kardeşimle ben onu babamız olarak kabul etmiştik- şimdi gözümde gittikçe büyüyor ve bütün sorularımı yanıtlayacak bir bilgeye, kılavuza dönüşüyordu. Kendi üzerimdeki tüm egemenlik haklarımdan vazgeçebilirdim. Yeter ki bana ne yapmam geretiğini söylesin, yeter ki bana hangi yola sapmanın benim için iyi olacağını söylesin.

Akşam eve gelip, yemeğini yemiş ve dinlenmek için balkona geçmişti. Bir yandan kahvesini yudumluyor bir yandan katlayıp, katlayıp neredeyse küçük bir broşür haline getirdiği gazetesini okuyordu. Balkona adımımı attım ve bana biraz zaman ayırıp ayıramayacağını sordum. “Elbette” demiş olmalı ya da buna benzer bir sözle yanıtlamıştı beni. Bunun üzerine karşısına geçip o benim pek önemli, pek zorlu durumumu anlattım. Her şeyi tüm ayrıntısıyla anlattıktan sonra da onun benden tecrübeli olduğunu, beni tanıdığını, ayrıca benim babam olduğunu ve bu yüzden bana yol gösterebileceğini düşündüğümü söyledim. Açıkçası onun sözünü kanun gibi kabul etmeye hazırdım.

Hafif çekik gözleriyle bana baktı. Her zamanki yumuşak konuşmasıyla ve ağzından tane tane çıkardığı sözcüklerle bana seslendi. İşte ben o anda birden bire tüm yaşamımı değiştirebilecek bu adamı belki Zen Rahiplerine, belki bir Türk Şamanına benzettim. Belki de tılsımlı bir sözüyle benim yaşamıma ışık tutacak bir sufiydi. “Oğlum.” ya da “Onur” demiş olmalı. “Hangi yoldan gitmek istersen git, doğru olan yol o olacak.”

Bu sözü duymamla taş kesilmem bir oldu. Az önce içimde ona karşı hissettiğim güzel duygular yerini şaşkınlığa, çaresizliğe, korkuya ve nihayet öfkeye bıraktı. Tahmin edersiniz ben genç bir adamdım ve bunca duyguyla aynı anda bahşedebilecek beceriden yoksundum. Ağzımda bir şeyler geveledim; iyi dediğini, güzel dediğini ama bunun benim istediğim şey olmadığını ona anlatmaya çalıştım. Benim istediğim çok basit bir yanıttı, bana gitmem gereken yolla ilgili bir tavsiye de bulunması gerekiyordu. Eğer bana verdiği vereceği tüm yanıt buysa, bu bir yanıt değildi. Bu ve buna benzer şeyleri söyledim, durdum.

Sonra bir an için sustuğumu anımsıyorum. Belki de onu dinlemeyi kesmemeliydim. Belki aslında bana vereceği bir yanıt vardı ama ben laflarını onun ağzına tıkmıştım. Bana ne demek istediğini sordum. Aynı sözleri tekrarladı. Küçük bir hile yapayım dedim. “Peki” o bana neyi yakıştırıyordu: “Okumaya devam etmemi mi, futbolda karar kılmamı mı?”

Tahmin edebileceğiniz gibi bu çabalarımdan da bir sonuç alamadım. Sonunda odamın yolunu tutarken onun kendi dertlerini düşündüğünü, benimle yeterince ilgilenmediğini içimden geçirdim durdum. Bana hiç bir fikir vermemişti. Çünkü benim geleceğimle ilgli herhangi bir karar almak istemiyordu.

Peki ben niye kendimle ilgili bir karar vermiyordum? Yoksa kendi geleceğimle ilgili bir karar almak istemiyor muydum?

“Bir Karar Vermek ya da Vermemek, İşte Bütün Mesele Bu.”

Nedir insanı karar vermekten, bir seçim yapmaktan, bir yönde harekete geçmekten alıkoyan? İnsanın cesur olmaması mı? Yoksa kendi yaşamının sorumluluğunun ağır gelmesi mi? Belki de yaşamını değiştiremeyeceğine olan inancıdır. Belki de bir zamanlar verdiği tüm kararların başına iş açmasından duyduğu bir endişe vardır. Belki bunların her biridir. Ama bir yanıt var ki o benim için kesindir. Geleceğin belirsiz oluşu, geleceğin öngörülemez oluşu bizi durgunluğa, hareketsizliğe, eylemizliğe iten şeylerin başında gelir. Az önce sayıp dökdüklerimde olsa olsa bunun uzantılarıdır.

Ben babamın benim için bir karar vermesini istiyordum. Çünkü ben geleceği öngöremiyor ve korkuyordum. Onun bana daha doğru bir yanıt verebileceğine kendimi inandırmıştım. Bu yüzden seçim yapma hakkımı ona veriyor, psikanalist ve düşünür Erich Fromm’un deyişiyle “Özgürlükten Kaçıyordum.”

Bu sayede yaşamımı da elden çıkarıyordum aslında. Başkalarının verdiği kararlarla kurulacak olan bir yaşamın benimle ilişkisi gittikçe azalacak, azalacak, azalacaktı. Bir yerden sonra yaşamım başkalarının “talimatlarıyla”, yol göstermeleriyle oluşmuş bir yaşam olacaktı. Babam bunu görmüş, bunu sezinlemiş ve güçlü olmamı istemiş olmalı. Bu yüzden beni kendi başıma bıraktı. Beni kendi geleceğini kendi yaratan bir adam olmaya zorladı. Yoksa her başım sıkıştığında birilerinin yaşamıma müdahale etmesini isteyecektim.

Dostoyevski dev yapıtı Karamazof Kardeşler’de insanın özgür olur olmaz hemen boyun eğecek birini bulacağını söyler.

“İnsan Kendini Nasıl Yaparsa Öyle Olur.”

Burada bizim gündelik yaşamımıza ışık tutacak iki düşünürün ortak görüşünden kısaca söz etmek istiyorum. Bu düşünürler Jean-Paul Sartre ve Ortega Y Gasset’dir. Her ikiside bir ağızdan insanın kendi yaşamının kendisinin kararlarıyla, seçimleriyle oluştuğunu yazar ve söylerler. Bu yüzden insan kendi yaşamının sorumluluğunu da taşır. Bunu bir başkasına devredemez, aktaramaz.

Her ikiside dünyada başımıza gelen her şeyin sorumlusunun da biz olduğumuzu yazarlar. Sonuçta sürdüğümüz yaşam hep “benim” yaşamımdır. Başkasına “aktarılamaz”, “devredilemez.”

Gasset “Çaresizlikten özgürüz.” der. Bize özgürlüğümüzden kaçma şansı tanımamak için.

Sartre eylemsiz insana meydan okur, onun yolunu keser ve önüne çıkar, yan gelip yatmasına, ara yollara sapmasına engel olmak ister. “Ancak eylem içinde, iş içinde gerçeklik vardır.” der. Ona göre insanın yaşamı, onun eylemlerinin toplamından oluşur.

İnsan kendi zihninin başkalarınca doldurmasını ister ve buna izin verirse, sonunda onun yaşamı kendi yaşamı olmaktan çıkacaktır. Bu durumda o kendisine daima bir hedef gösterilmesini, kendisi için bir karar verilmesini isteyecektir. Pasif, edilgen bir yaşamı olacaktır bu insanın. Ama eninde sonunda bu yaşamdan da sorumludur o. Çünkü kendisini böyle yapmıştır.

*

Benim için çok önemli olan bir kararı vermeden önce babamdan yardım istememin doğru olacağını düşünmüştüm. Ancak benim gerçek isteğimin kendi geleceğimin sorumluluğunu onun kucağına bırakmak olduğunu anlamamış, düşünememiştim. Oysa o, eylemsizlikten ve sorumsuzluktan hiç hoşlanmayan bir insandı. Bugün hâlâ ilerlemiş yaşına rağmen sabah erkenden kalkar, traşını olur, kravatını takar ve işine gider.

O benim sorularım karşısında ne yapmıştı peki? Hafif çekik gözleriyle bana bakmıştı. Her zamanki yumuşak konuşmasıyla ve ağzından çıkardığı tane tane sözcüklerle bana seslenmişti. İşte ben o anda birden bire tüm yaşamımı değiştirebilecek bu adamı belki Zen Rahiplerine, belki bir Türk Şamanına benzetmiştim. Belki de tılsımlı bir sözüyle yoluma ışık tutacak bir sufiydi. Beni benle bırakacak ve yüzleştirecek söz dudaklarından çıktığında taş kesmiştim. “Oğlum.” ya da “Onur” demiş olmalı. “Hangi yoldan gitmek istersen git, doğru olan yol o olacak.”

Onur Hınçer

Yer işareti koy Kalıcı Bağlantı.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir