Rehberiniz-Öfkesiyle övünenler…

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on Pinterest


iyimeslek.com ailesi olarak “Öfkesiyle övünenler…” adlı yazımızın kişisel gelişiminize katkı sağlamasını umuyoruz
Öfkesiyle övünenler…

Yeni filmi ”Organize İşler”i 150 kişilik bir ekiple 52 günde çeken Yılmaz Erdoğan sinema yazarımız Atilla Dorsay”a içini döktü; “Sinemaya en yüksek maliyetli yatırımı biz yaptık. Şansımız var ki para geri döndü. Ne harcarsanız harcayın seyirci almıyorsa yararı yok”.

İçeri girdiğinde şaşırdım. Onu hep siyahlar içinde görmüştüm; siyah ceket, siyah tişört, siyah gömlek… Bir tek geçenlerde Joaquin Cortes”in gösterisinde bembeyazdı. Oysa bu kez üzerinde mavi bir gömlek vardı. Tam gök mavisi… Nasıl olmuştu bu? “Renklerinde, artık illa da Beşiktaş”tan vazgeçtin galiba” dedim. “Yok” dedi. “Aslında siyahı Türkiye”ye ben değil, Sinan Çetin getirdi. Ama nedense benim üzerime kaldı. Renk fetişi değilim ve burada açıklıyorum ki artık siyahı terkediyorum.”

Böylece Yılmaz Erdoğan”a siyahı bıraktırmak gibi neredeyse bir devrimle başlamıştı konuşmamız… “İyiye alamet” dedim kendi kendime…

EN ÇOK YAZARLIĞI SEVİYOR

Elimde Beşiktaş Kültür Merkezi yani BKM”nin yeni filmi “Organize İşler”le ilişkili bir tanıtım dosyası vardı. Bu dosyadan Türkiye”de en çok iş yapan filmlerin BKM yapımı ya da dağıtımı olduğu anlaşılıyordu; Vizontele, Vizontele Tuuba ve de 4 milyonu aşan bilet sayısıyla tam bir rekor sahibi olan G.O.R.A. Yani, iş yapan filmler tekeli gibi bir şey…

Sinemaya en yüksek maliyetli yatırımı biz yaptık. Şansımız var ki para geri döndü. Aslolan hikaye tabii. Ne harcarsanız harcayın, seyirci almıyorsa yararı yok. Ama teknik de çok önemli. Yatırdık, yatırmaya devam edeceğiz. Son film için dünyanın parasına çok gelişmiş bir kamera getirttik. Ve şimdi Türkiye”nin ilk ve tek gerçek sinema platosunu kurmaya hazırlanıyoruz. Böylece o dekorlar, giysiler, çeşitli malzemeler ziyan olmayacak, yeni filmlerde kullanılabilecek. Bu, sinemanın sanayileşmeye gitmesinde önemli bir adım olacak.

BKM”nin öz çocukları olan Vizontele ve Vizontele Tuuba”nın Avrupa”yla birlikte üçer buçuk milyonu aşkın seyirciye ulaşması, elbette Erdoğan ve ekibi için büyük başarı. Ama ilk Vizontele”nin bu açıdan büyük kumar olduğunu düşünüyor; “Bize ”Bu TV kadrosuyla sinemada iş yapamazsınız” dediler. Altan Erkekli hiç tanınmıyordu. Cem Yılmaz faktörü bile bugünkü kadar güçlü değildi. Ama herkes bir yana, Vizontele”nin kendisi bir marka oldu. G.O.R.A. da ayrı bir kumardı. Büyük para ödeyerek aldık. Ama bu para konularından fazla söz ediliyor. Vizontele”yi kimilerine belki 30. kez seyrettiren şeyin paradan çok inanç ve samimiyet olduğunu düşünüyorum.” Bu iki film de onun hayatını anlatmıyor mu? “Yüzde 75 öyle. Ama sonuç olarak yine de kurgusal. Kimi kişilikleri, kimi anıları birleştirdim. Ama hep kendi ömrümü anlatacak da değilim.”

Yılmaz Erdoğan bugün Türk toplumunun en popüler kişilerinden biri. Peki ama toplum tarafından gerçek anlamıyla anlaşılmış mı? “Vallahi orası biraz karışık. Kimi beni komedyen olarak görüyor, kimi şair olarak. Komedyenliğimi bilen şairliğimi bilmiyor ve de tersi. Ama günün birinde bütün hikaye anlaşılır diye düşünüyorum.” Ben onun yaptıklarını sayarken ekliyor; “Aynı zamanda futbolcuyum.” Eskiden oynamış ve kendisini hala iyi futbolcu sayıyor. Peki tüm bu işlerden ve sıfatlardan en çok hangisini benimsiyor, hangisi olarak anılmak istiyor? “Yazar herhalde. En kalıcı, en belirleyici olan o. Ve diğer yaptıklarımı yazarlığım sayesinde yaptım.”

Yılmaz bazıları gibi sürekli espri yapmıyor. Ama yine bazıları gibi özel hayatında somurtan biri de değil. “Ben canım istediğinde komik olan biriyim. Gerçi bu ülkede akşam haberlerini seyreden adam ne kadar komik olabilir ki!.. 35 dakika şok üstüne şok. Her şey bu kadar kötü olabilir mi yani?”

Yılmaz kimi Batılı sanatçılar gibi hayattan kopuk, kurmaca bir komik yaratmadığını, gerçek hayatın içindeki komiği bulup çıkardığını söylüyor. Türkiye”nin en büyük komedyeni mi? “Elbette Cem Yılmaz.” Onun Sadri Alışık hayranlığına büyük saygı duyuyor ve Sadri”nin o dönemde kendisini konuşan tek sanatçı olduğunu ve ”seslendirirken filmi bir daha yazdığını” söylüyor.

”DOĞU”YA GİDEN GEMİDEYİZ”

Özlemle andığı bir şey, yazlık sinemalar. Ama artık bunu yapacak yer bile kalmadı. “En iyisi arabalı sinema yapmak. Sinema batarsa bari otoparktan para gelir!”

Türkiye”nin hala “Doğu”ya giden bir gemide Batı”ya yürümeye çalışanlar ülkesi” olduğunu söylüyor. Türk toplumunun ona göre en önemli özelliği, öfkesi; “Ben ve bütün arkadaşlarım öfkemizle övünmüş, ”Bak benim tersim çok fenadır” edebiyatı yapmışızdır. Ama sevgi sözcüklerine gelince, çok daha çaresiziz.”

Öfkenin en çok futbol maçlarında ortaya çıktığını söylüyor; “Biz gol atmayı beceriyor ama yememeyi beceremiyoruz. Zaten tarihimiz de kendi kalemize attığımız gollerle dolu. Coşkularımız da öfkemiz gibi kontrol dışı. Danimarka maçında o kadar coşmasak, o golü yemezdik.”

Ona elbette Yılmaz Güney”i sormalıyım, soruyorum: “Ben 1985”te İstanbul”a geldim. Hiç karşılaşmadık. Ama Hakkari”de bir gün, içinde hiç su olmayan bir havuzda futbol oynarken, bir gazete getirdiler. Yılmaz Güney 19 yıl ceza yedi diye yazıyordu, hiç unutmam. Tüm Hakkari şok olmuş, insanlar bir hafta kafaları önde dolaşmıştı. O benim çocukluğumun büyük kahramanıydı. Hala da öyle. Sadece kendine olan inancıyla o şartlarda ürettiği sinemanın eşsiz birşey olduğunu düşünüyorum. Sonradan İstanbul”da herkesin, hepimizin başına gelen bir şey onun da başına gelmiş. Silahla gereğinden çok ilişki, kabadayılık özlemleri… Ama bunlar beni ilgilendirmiyor, sinemada yaptıkları ilgilendiriyor.”

”BABAM TÜRKÇE ÖĞRETMENİYDİ”

Kaçınılmaz olarak Yılmaz”ın Kürt kimliğine geliyorum ve şöyle diyorum “Kürt kökenlisin. Bunu asla saklamıyorsun ama çok da ön plana çıkarmıyorsun. Ne dersin?” Şöyle diyor; “Ben iki dilli ve iki kültürlü olarak büyüdüm. Babam Türkçe öğretmeniydi, annem ve tüm kadınlar hep Kürtçe konuşurlardı.

7 yaşında Hakkari”den Ankara”ya geldim ve 10 yıl kadar orada yaşadım. Beni Ankara ve oradaki eğitimim biçimlendirdi. Ben sahip olduğum hiçbir şeyi reddetmiyorum. Anadilim Kürtçe”dir ama Türkçe düşünür ve yazarım. Ekmeğimi Türkçe”yle kazandım. Ama Kürtçe”yi de hiç unutmadım.” Ve ekliyor; “Vizontele”deki karakterler gibiyim ben de. Kürtçe düşünüp Türkçe konuşurum. Nece konuştuğunuz değil ne söylediğiniz önemli. Keşke politik bir kaosun içinde olmasak da bu iki dil kardeş kardeş geçinip gitseler. Yaşar Kemal için söylenmiş bir söz var. Sanırım Sait Faik söylemiş; ”Türkler”in en Kürt”ü, Kürtler”in en Türk”ü” diye… Bunun bana da yakıştığını düşünüyorum.”

Merak ettiğim bir şey var. O yapıtlarını, şiirlerini Kürtçe de yazabilir miydi?”Dile o kadar hakim değilim, yazamam. Ama sorun bazı insanların Kürtçe yazması değil, onun bir eğitim dili olması, doğal biçimde gelişmesi. Ve özgürce konuşulup öğretilmeden bu mümkün değil.”

”EN ZOR YAKALANAN KİŞİ” SEÇTİLER

Yılmaz Erdoğan bir kültür adamı. Ama aynı zamanda son derece popüler ve bu onu kaçınılmaz olarak magazin basınının da hedefi haline getiriyor. Kiminle çıktı, kiminle flört etti, sayfalar dolusu yazılıyor. Bunu nasıl karşılıyor? “Eskiden böyle değildi Türkiye”de. Bir Haftasonu Dergisi vardı, onu yırttınız mı, siz de ”yırtmış” olurdunuz. Ama şimdi her şey magazinin içinde… Tam bir kuralsızlık var. Tıpkı korsan üretim gibi bu. Siz bunlara rağmen yine doğru, iyi, güzel bildiğiniz işleri yapacaksınız. Ben magazine karşı donanımlıyım. Geçenlerde paparazziler beni ”en zor yakalanan kişi” ilan ettiler. Gurur duydum. Yani zor yakalanan kişi olmaktan!”

Yılmaz aylardır son filmi “Organize İşler”le yatıp kalkıyor. (Magazinciler duymasın!) Film, ülkemizde son dönemde artan organize hırsızlıklar ve büyük çeteler üzerine. Bir mafya komedisi mi bu? “Tam olarak değil. İçinde hırsızlar var ama örneğin bir yazar ve bir fizik profesörü de var. Türkiye”de sokaktan bir fotoğraf çektiğinizde ne varsa, bu filmde de var. Ayrıca hiç görmediğiniz biçimde bir İstanbul da olacak.”75 ünlü oyuncu, bin 500 figüran ve gerçek mekanlarda geçen 25 kadar sahne içeren film, 150 kişilik bir ekiple 52 günde çekilmiş. Süper-Gyro denen bir kamerayla İstanbul”u havadan çekmişler ve inanılmaz görüntüler çıkmış.

Oyuncular yine Erdoğan, Demet Akbağ, Altan Erkekli ve Cem Yılmaz. Yani değişmez ekip. “Elinizde Akbağ veya Erkekli gibi oyuncular varsa, zaten her şeyi oynatabilirsiniz. Onlarla öylesine kolay ve çabuk anlaşıyoruz ki… Ha, illa da farklı bir kişilik gerekiyorsa, onu da çağırır oynatırız.”

”BEN SİNEMA OKUMADIM”

Yılmaz sinemada uzun planları seviyor; “Tüm büyük yönetmenler öyledir, ondan mı?” diye soruyorum. Şakama kızmıyor: “Ben içimden geleni yapıyorum, sonra bakıyorum, onlar da öyle yapmış!.. Ben sinema okumadım, her şeyi sette öğrendim. Yedi yıllık ”Bir Demet Tiyatro” deneyimi de var.” Filmin bütçesini vermiyor: “Pahalı bir film oldu. Ama ne harcanmış, nerede hangi eziyetlerle çekilmiş, seyircinin umurunda değil. Önemli olan sonuç.”

Filmin en az 2 buçuk milyon seyirciden sonra kazanmaya başlayacağını söylüyor. Bu, ona göre bir baraj; “Bunun altına düşmek için bayağı kötü film yapmam gerek.” Ben 5 milyon seyirci tahmininde bulunuyorum. “Allah söyletiyor” diye seviniyor. Yılmaz, kendisinden çok farklı işler yapan yönetmenlerimizi de ilgiyle izlediğini, örneğin “Uzak” filmine bayıldığını söylüyor. Ve ekliyor; “BKM”nin imkanları her zaman Nuri Bilge, Zeki Demirkubuz gibi sanatçılarımıza açıktır, bunu bilsinler.”

Yazar: Atilla Dorsay/Röportaj

Kaynak: http://Sabah

Yer işareti koy Kalıcı Bağlantı.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir