Rehberiniz-Mutluluk veren bilgi-ıı

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on Pinterest

isvemeslekdanismani.net ailesi olarak “Mutluluk veren bilgi-ıı” adlı yazımızın kişisel gelişiminize katkı sağlamasını umuyoruz
Mutluluk veren bilgi-ıı

Mutluluk; asırlardır büyüsünden, gizeminden bir şey kaybetmeyen kavramlardan biri. Kimileri mutluluğu kana kana yaşarken, kimileri ise peşinden koşarak bir ömür geçirmekte. İşte Nurcan Tanır’ın çevirisiyle, Daniel Nettle’nin mutluluk üzerine yazılmış en kapsamlı kitaplarından birinin özeti…

MUTLULUĞUN ANATOMİSİ

4. Bölüm

Endişeliler ve Coşkulular

Bazı insanlar neşeli ve metanetli iken bazıları en iyi koşullarda bile endişeli ve muzdariptirler. İnsanlar arasındaki mutluluk farkının temeli nedir? Bazı araştırmalar insanları istikrarlı ya da yükselen hayat koşullarında veya gelir seviyeleri yükselirken ya da düşerken karşılaştırmıştır. İnsanların sonunda ne kadar mutlu olacaklarının en iyi göstergesi aslında başlangıçta ne kadar mutlu olduklarıdır. Aslında mutluluk hayatta ne olduğundan çok olanları bizim nasıl gördüğümüzden ileri gelmektedir. İncelenen eş yumurta ikizlerinin mutluluk faktörlerinin aynı olduğu tespit edilmiştir. Hatta ayrı yetiştirilen eş yumurta ikizlerinde bile mutluluk korelasyonu birlikte yetiştirilenlerdeki kadar yüksektir. Eş yumurta ikizlerinin genetik klonlarının aynı olması bize algıladığımız iyi olma durumunda kalıtsal faktörlerin rol oynadığı konusunda güçlü kanıtlar sunar.

Psikologlar davranışlardaki kişiler arası farklılıkları anlatmak için kişilik kavramını kullanırlar. Farklı kişilik boyutlarından iki tanesi mutlulukla bağlantılıdır: 1. Negatif duygu deneyimi 2. Pozitif motivasyon.

Her insanda çevrede oluşan negatif olayları fark etme sistemi vardır. Bu negatif olaylara korku, endişe, utanç, suçluluk gibi bazı duygular eşlik eder. Bu duygularla birlikte bazı fiziksel (nabız yükselişi gibi) ve bilişsel (uyanık ve tetikte olma gibi) değişimler meydana gelir. İnsanlar arasındaki temel farklardan biri negatif duygulardan etkilenme dereceleridir. Bu farklılığı ölçen boyuta nörotisizm denir. Kişinin bu boyutta nerede olduğu en azından kısmen kalıtsaldır. Nörotisizm derecesi göreceli olarak sabittir ve uzun vadede sağlık, ilişki davranışları, depresyona yatkınlık ve anksiyete gibi sonuçların iyi bir habercisidir.

İkinci boyut pozitif duygularla ilişkilidir. Dışa dönüklük, davranışsal yaklaşım ve heyecan arama gibi kavramlarla belirlenir. Davranışlarımız ve kararlarımız bir ödül – teşvik sistemini baz almakla birlikte dışa dönük ve içe dönük kişiler arasındaki fark bu ortak mekanizmanın farklı ayarlanmış olmasıdır. Nörotisizmde yüksek puan alan kişiler daha az mutludurlar. Bu kişiler tatminsizliğe ve mutsuzluğu meyillidirler. Bununla birlikte yaratıcı ve etkileyici kişilerdir ve hissettikleri tatminsizlik onları insanlığın değerli bulduğu alanlarda başarılı olmaya yöneltmektedir.

Dışa dönüklükle mutluluk arasındaki bağ çok da açık değildir. Dışadönük kişiler ödüllendirici şeyleri içe dönük kişilere göre daha güçlü isterler fakat bu sonunda kesin mutluluk getirmez. Aslında dışadönük kişiler daha mutlu olmaya meyillidirler. Kişilikleri onları çevreden ödül almaya yönlendirmektedir. Herhangi bir anda dışadönük kişilerin evli olma, bir partiye gitmiş olma, spor yapmış olma, arkadaşlarıyla görüşmüş olma ya da seks yapmış olma ihtimalleri içe dönük kişilere göre daha yüksektir. Bununla birlikte son zamanlarda yapılan araştırmalarda dışadönük kişilerdeki yerinde duramama durumunun aile yaşamlarını zorlaştırdığı ortaya çıkmıştır. Ayrıca bu kişilerin ciddi kaza riskleri daha fazladır.

Mutlulukla bağıntılı başka kişilik özellikleri de vardır. Hoşluk dürüstlük skalalarında yüksek alan kişiler de daha mutlu olmaya meyillidirler. Öyleyse mutluluğun kişilikçe belirlenmesi iki biçimde olmaktadır: Birincisi direkt etkilerdir. Bazı kişilik özellikleri duygu sistemimizi ayarlar. İkincisi dolaylı etkilerdir. Kişilik özellikleri bazı davranışlarımızı programlar ve sıraya koyar. Dışa dönükler sosyalleşmeyle daha fazla zaman harcarken hoş insanlar diğerlerinde karşı nazik olurlar. Bu bulgu hayat koşullarıyla mutluluk arasındaki bağın göründüğü gibi olmadığını gösterir. Mutlu insanların bekarlara göre daha mutlu olduğunu görmüştük. Ancak bu kişiler aynı zamanda daha az nevrozludurlar ve bu medeni durumlarının bir sonucu olmaktan ziyade bir nedendir. Bu bize hayat koşullarının mutluluk üzerindeki etkisinden çok kişiliğin hayat koşulları üzerindeki etkisini göstermektedir.

Bruce Headey ve Alexander Wearing yaptıkları araştırmalarda yüksek nevrozlu kişilerin başlarına daha sık kötü olayların geldiğini gözlemlemişlerdir. Finansal durumları ve sosyal ilişkileri daha düzensiz ve bozulmaya meyillidir. Dışadönükler daha olumlu değişimlerle karşılaşmaktadırlar. Deneyime açık kişilerin başlarına daha sık iyi ya da kötü değişiklikler gelmektedir. Yüksek nevrozlu kişiler negatif olayları abartmaya ve olayların negatif yönlerini daha fazla hatırlamaya meyillidirler. Kişilerden bağımsız bu dışsal faktörlerin etkisi nasıl açıklanabilir? Nevrozlu kişiler depresyona daha yatkındırlar ve bunun getirebileceği hastalık problemlerine daha açıktırlar. Sağlık sorunu yaşayan kişilerin kariyerlerinde ve aile yaşamlarında da sorunlar gözlenmektedir.

Her bir faktöre ve varyasyonlara bakıldığında kişideki içsel faktörlerin onun nesnel durumuyla ilgili özelliklerden daha büyük bir etkisi olduğu açıktır. Bir kişinin ileride ne kadar mutlu olacağını tahmin etmek için şu anda ne kadar mutlu olduğunu sormak yeterlidir. Mutluğunuz mizacınızla belirleniyorsa, o zaman ne yaptığınızın çok da önemi yoktur. Daha mutlu olmaya çalışmak nafile bir çabadır. Bu umutsuzluğa verilecek cevaplar vardır: Biyolojik faktörler her ne kadar sabit olsa da sosyal faktörler umut vermektedirler. Mutluluk dış dünyanın nasıl olduğundan çok onu nasıl gördüğümüzden ileri gelmektedir ve bu üzerinde çalışılabilecek bir şeydir. Kendini değiştirmek tüm dünyayı ve dış faktörleri değiştirmeye çalışmaktan daha kolaydır. Üstelik kendinizi değiştirirseniz dış dünyanın da bunu takip edebileceğini iddia eden çalışmalar vardır.

Nevrotisizm mutsuzluğun en güçlü habercilerinden biridir. Yüksek nevrozlu kişiler olumsuz duygu ve düşüncelere her zaman açık olurlar. Oysa kendilerini eğitebilecekleri teknikler vardır. Daha az dışadönük olan kişilerin zevk kaynaklarını ve bunların diğer tüm insanlar kadar tadını çıkarabileceklerini kendi kendilerine hatırlatmaları gerekebilir. Bunları başlatma konusunda daha bilinçli olarak çalışmaları gerekmektedir. Mutluluk aramaya değer tek iyi şey değildir. İnsanın tercihleri yalnız zevk ve endişe hisleri doğrultusunda gerçekleşmez, menfaat, eşitlik, güzellik, adalet uyum ve ortaklık üzerindeki etkilerine de dayanır. Bu yüzden sizin fonksiyonlarınızı durdurmadığı sürece neşe ve endişe hissinin seviyesiyle tamamen meşgul olmamalısınız. Bunları bilmeli ama gözlerinizi bunların ötesindeki ufka çevirmelisiniz.

5. Bölüm

İsteme ve Sevme

Aldous Huxley “Cesur Yeni Dünya” isimli romanında ’soma’ isimli bir ilacı anlatmıştı. Soma her türlü hoşnutsuzluk duygusunu engelliyordu. Somanın gerçek yaşamdaki muadilleri Prozac gibi antidepresanlar olarak görülebilir. Prozac selektif serotonin geri alım inhibütörü (selective serotonin reuptak inhibitor – SSRI) olarak adlandırılan antidepresanların ilk jenerasyonudur. SSRI’lardan önce antidepresanların yatışma, kilo artışı, bulanık görme ve ağız kuruluğu gibi yan etkileri vardı. SSRI’lar depresyon tedavisinde daha az yan etkiyle neredeyse aynı ölçüde başarı sağladı. SSRI alımı ilk on yılda 100-200% artış gösterdi. Oranlar her yıl 6-10% arasında artmaya devam ediyor.

Soma dakikalar içinde etki gösterirken Prozac’ın etkileri birkaç hafta içinde görülmeye başlar. SSRI serotonini ortadan kaldıran mekanizmayı durdurmakta, bazı beyin hücrelerindeki serotonin seviyesini artırmakta ve hücrelerin daha aktif hale gelmesini sağlamaktadır. Son zamanlarda soma olmaya aday bir bileşik keşfedilmiştir: d-fenfluramine. Bu bileşik serotonin kullanan beyin hücrelerini uyarmaktadır. Kullanan gönüllü deneklerde negatif duygu ve düşüncelerde düşme gözlenmiştir. Obezite tedavisinde kullanılmak istenmiş fakat kardiyak yan etkileri nedeniyle vazgeçilmiştir. Serotonin toplum bilincine ’mutluluk kimyasalı’ olarak girmiş, kitaplar ’bir düşük serotonin toplumunu tedavi etmek’ şeklinde başlıklar atmıştır. Peki gerçekten serotonin beyindeki mutluluk alanı mıdır?

PET tarayıcı beyin faaliyetlerini gözlemlemeye yarayan bir cihazdır. Bir kokain bağımlısı PET cihazıyla incelendiğinde beyninde iki alanın aktif olduğu gözlemlenmiştir: Amigdala ve nucleus accumbens. Amigdala depresyon ve anksiyetede hiperaktiftir. Amigdala kaybı yaşayan hayvanlarda duygusal değeri ayırdetme yeteneğini kaybettiği görülmektedir. Amigdala kaybında korkması gereken şeyden korkmamakta ya da amigdala uyarıldığında aşırı korkmaktadır. İnsanlarda amigdalanın hasar görmesinin korku ifadelerini tanıma yeteneklerini kaybetmelerine yol açtığı görülmüştür. Bu nedenle amigdala gelen bir algısal bilgiyi uygun duygusal tepkiyle birleştiren bir ’duygu merkezi’ olarak tanımlanabilir.

Amigdala nucleus accumbensle ilişkilidir. Nucleus accumbens kimyasal dopaminin kullanarak haberleşen sinir uçlarıdır. Dopaminin sistemi hazzı kontrol etmektedir. Zevk aldığımız bir aktivitede nucleus accumbens-dopaminin sistemi hücreleri aktiftir. Hemen hemen bütün bağımlılık yapan (kokain, amfetamin, eroin, afyon, tütün gibi) ilaçların dopaminin kullanan hücreler üzerinde etkisi vardır. Yapılan deneylerde farelerde beynin bazı bölümlerine elektirik akımı verilmiş ve farelerin özellikle ’lateral hypothalamus’ bölümüne verilen akıma bağımlı hale geldikleri görülmüştür. İnsanlarda da benzer bir gözlem yapılmış ve iyi olma duygularının oluştuğu görülmüştür. Duygular endişenin azalmasından meraka, sakinlikten öforiye kadar değişmektedir. Lateral hypothalamus doğrudan nucleus accumben dopaminin sistemine bağlanmaktadır. Bütün bu devre zevkli davranışları kontrol etmekte gibi görünmektedir. Oysa durum biraz daha ilginçtir. Lateral hypothalamusu uyarılan farelerin daha fazla yedikleri fakat aslında bundan hoşlanmadıkları gözlenmiştir. Tam tersi uygulandığında – dopaminin engelleyici ilaçlar verildiğinde – ise yiyecek dolu olamsına rağmen açlıktan kıvranmaktadırlar. Diğer bir deyişle ’istemeyi’ kontrol eden mekanizmalarla ’sevmeyi’ kontrol edenler aynı değildir.

Bu durumun insanlar için de benzer olduğu örnekler vardır. Dopaminin sistemi üzerinde etklili bazı ilaçlar bağımlılık yaratmakta ama aslında zevk vermemektedir. Nikotin buna bir örnektir. Bununla birlikte dopaminin sistemi opioid adı verilen beyin kimyasallarıyla da etkileşim içindedir. Opioidler hazla doğrudan ilişkilidirler. Eroin, morfin gibi ilaçlar opioidleri taklit ederler. Opioid ve dopaminin sistemi karşılıklı bağlantılı oldukları için isteme ve sevme genellikle birlikte gerçekleşirler. Deneklere belirli bir seviyede morfin verildiğinde zevk almışlar ve daha fazlasını istemişlerdir. Tuzlu solüsyon verildiğinde enjeksiyon istememişlerdir. Az miktarda morfin verildiğinde ise denekler zevk almamışlar ama yine de enjeksiyon istemişlerdir. Yani düşük doz isteme sistemini aktive etmiş ama sevme sistemini aktive etmemiştir. Bu bize bazı durumlarda arzu edilenle zevk alınan arasında ayrılmalar olabileceğini göstermektedir. Bu durumda mesela biriyle birlikte olma gibi bir durum hem sevmeyi hem de istemeyi aktive ederken gelirde bir miktar artış isteme sistemini aktive ediyor ama yeterli zevki sağlamıyor olabilir. Bu nedenle hayatta sonunda ne zevk ne de mutluluk getirmeyecek şeyler için bu kadar çok çalışıyor olabiliriz. Bağımlılar gibi kendimizi buna mecbur hissederiz.

Serotonin içeren ilaçlar depresyonun, anksiyete, fobi ve utangaçlığın azaltılmasında etkilidir. Hatta obsesif kompulsif bozuklukların tedavisinde bile kullanılabilir. Böylece serotonin arttırıcı ilaçlar negatif duygu sistemini kaldırıyor gibi görünmektedir. Tam olarak kesinleşmemekle birlikte serotonin pozitif ve negatif duygular arasındaki dengeyi sağlamaktadır. Serotonin arttırıcı ilaçlar endişeyi, korkuyu, paniği ve uykusuzluğu azaltır. Sosyalliği, işbirliğini ve pozitif duyguları arttırır. Maymunlarda yapılan bir araştırma serotoninin sosyal pozisyonla da ilişkili olduğunu göstermiştir. Sosyal açıdan düşük sıralamadaki kişiler yüksek stres hormonlarına ve göreceli olarak düşük serotonin seviyesine sahiptirler. Yüksek sıralamadaki kişiler ise düşük stres hormonlarına ve daha yüksek serotonine sahiptirler.

Bu serotoninle ilgili yeni bir perspektifi ortaya koyar. Düşük serotonin sendromunun patolojik olduğunu inanmak cazip gelse de maymunlarla ilgili araştırmalar bu durumun aslında adaptasyona bağlı olduğunu ortaya koymaktadır. Düşük sıralamadaki maymunlarda dengeyi olumsuz duygulara doğru taşımak onlar için uygundur. Endişelenecek daha çok şeyleri vardır ve dikkat etmezlerse ölebilirler ya da sürgün edilebilirler. Bu durum insanlarda da paralellik göstermektedir. Bir sosyal gruptan diğerine geçmek çok streslidir ve kendilerini güvende hissetmeyen kişiler yerleşmiş kişilere göre daha paranoid düşünebilirler. Sosyo ekonomik açıdan düşük sıralamada olan kişiler endişe ve depresyonda daha yüksek sıralarda yer almaktadırlar. Toplumdaki en güvensiz yerde olmak seretoninin pozitiften (düşük stres seviyesinden) negatife (yüksek stres seviyesine) kayması için güçlü bir başlatıcıdır. Düşük serotonin seviyesinin en uç örnekleri klinik bozukluklar olan depresyon ve kaygı bozukluklarıdır. Bu durumların da uç bir adaptasyon örneği mi olduğu yoksa gerçekten de mekanizmada birşeylerin ters gittiği mi konusunda tartışmalar vardır. Klinik depresyonun uzun süreli umutsuzluk, tahrip ve dirençsizliği herhangi faydalı birşeyle bağlantılı olamayacağından ikinci ihtimali daha güçlü görüyorum. Atalarımızda adaptasyon sağlayan bazı mekanizmalar günümüzde bazı kişilerde patolojik hale dönüşmüş olabilir.

Eğer serotonin hakkındaki bu görüşler doğruysa o zaman serotonin taklidi yapan ilaçlar konusunda bazı tahminlerde bulunabiliriz. Öncelikle kokainin ve eroinin sağladığı zindelik hissinden daha rahatlamış bir iyi olma durumu ortaya koymalıdırlar. İkincisi dopmain ilaçları gibi bağımlılık yaratmamalıdırlar. Ecstasy bu tür bir haptır. Serotonin arttırıcı bu hap 1960’larda psikoterapiye yardımcı olarak savunulurken 1990’larda içindeki MDMA maddesinin hayvanlarda beyin hücrelerine zarar verdiği görüldü. Kullanıcılarda bellek bozukluklarına sebep olmaktaydı. Serotonin artışıyla yarattığı kısa süreli etki daha sonra yerini tam tersi hislere (düşük mod, depresyon, saldırganlığa) bırakmaktaydı. Serotoninle bağlantılı bir diğer ilaç grubu LSD gibi halüsinasyon yapanlardır.

Pozitif ve negatif duygu sistemleri arasındaki geçiş bir anlamda da beynin sağ ve sol kısımları arasındaki geçiş gibi görünmektedir. Gülümserken beynin sol tarafına doğru bir hareketlilik gözlenmektedir. Üzücü hatıralar beynin sağ ön korteksinde hareketliliği arttırmaktadır. Benzer bir biçimde beynin sağ ve sol kısımlarındaki hareketlilik kişilerin duygusal bir deneyimde nasıl tepki vereceklerinin iyi bir habercisi olmaktadır. Beynin sol kısmında fazla hareketlilik olan kimseler pozitif film gösterimlerine çok güçlü bir biçimde pozitif tepki verirken sağ kısmında fazla hareketlilik olan kişiler negatif film gösterimlerine çok güçlü biçimde negatif tepki göstermektedirler. Bu nedenle, dinlenme halindeki beyindeki hareketlilik dengesinin kişinin duygusal bazını gösterdiğini, bunun da muhtemelen serotonerjik akımlarca kontrol edildiğini söyleyebiliriz. Bu bizi d-fenfluramine veya bir SSRI’ın beyin hareketliliğini sağdan sol tarafa taşıdığı hipotezine götürmektedir.

Son zamanlarda yapılan bir araştırmada deneklere grip aşısı yapılmış ve dinlenme halindeki beynin sağ tarafındaki hareketlilik ne kadar yüksekse vücudun bağışıklık sisteminin ürettiği atikor açısından aşıya gösterdiği tepkinin o kadar az etkili olduğu ortaya çıkmıştır. Kısmen beynin bölümlerindeki hareketlilikle belirlenen duygu durumu strese verilen tepkinin büyüklüğünü kontrol etmektedir. Stres hormonlarca kontrol edilir ve bu hormonlar kısa vadeli ve uzun vadeli hedefler arasında değişen yatırımlar yapar. Acil durumlarda stres faydalıyken sistemin uzun süre boyunca buna maruz kalması uzun vadeli sağlık sorunlarına yol açmaktadır. Mutsuzluk, kaygı ve depresyon stres sistemini uzun süreli olarak meşgul eder ve bağışıklık sisteminde zayıflamaya yol açar.

Daha önceki bölümde kişilik faktörlerinin pozitif ve negatif duygu durumunu etkilediğini görmüştük. Şu ana kadar bahsedilen konulara baktığımızda nörotisizmi yüksek bireylerin beyinlerinin sağ bölümlerinde güçlü hareketlilik olması gerektiği tahminini yapabilirz. Bunu destekleyen araştırmalar yapılmıştır. Yeni yürümeye başlayan bebeklerde yapılan bir araştırmada rahat olmayan bebeklerin sağ taraf hareketliliğinin daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Kişilikle ilgili yapabileceğimiz ikinci tahmin kişilikle serotonin ve dopamin sistemlerinin işleyişi arasında bir bağ olduğudur. Eğer serotonin sistemi negatif ve pozitif duygular arasındaki dengeye aracılık ediyorsa o zaman yüksek nerotisizmin serotonin sistemindeki fonksiyon değişiklikleriyle ilişkili olmasını bekleyebiliriz. Bununla ilgili bir kanıt vardır. Serotonin sisteminin oluşmasında etkili 5HTT ismi verilen bir gen vardır ve bu genin uzun ve kısa formları bulunmaktadır. En az bir tane uzun formuna sahip insanların ortalamada iki tane kısa formuna sahip olan insanlara göre daha az nevrotik oldukları saptanmıştır. Başka bir çalışmada beynin dopamin alıcısına etki eden bir genin uzun formuna sahip insanların daha dışa dönük olduğu gözlenmiştir.

Böylece genlerin nasıl beyne etki ettiğini, beynin de nasıl duygu ve davranışları oluşturduğunu anlamaya başlıyoruz. Bu durum aynı zamanda biraz kasvetli de olabilmektedir. Eğer mutluluk kısmen genetik planca/kodca belirlenen kimyasal reaksiyonlarla belirleniyorsa o zaman hiç mutlu olabilme umudu var mıdır? Kısaca mutluluk değiştirilebilir mi?

6. Bölüm

Her derde deva ilaç ve plasebo

Şu ana kadarki anlattıklarımızdan mutluluk için yapılabilecek çok fazla şey yokmuş gibi bir sonuca varmak cazip gelebilir. Partiye giderek, çikolata yiyerek ya da seks yaparak birkaç saatliğine mutluluk patlaması yaşayabilirsiniz fakat bu zevkler çabucak tükenecektir. Daha büyük hayat değişikliklerine adaptasyon birkaç hafta ya da ay alacaktır. Kişilik faktörleri temel mutluluğun güçlü belirleyicileridir. Son olarak da mutluluğumuz beyin fonksiyonlarının direkt kontrolü altındadır.

Bu bulgular bizi sindirmemelidir. Beyin çevresinde olanlara adaptasyon amacıyla kimyasını değiştirebilen oldukça esnek bir organdır. Etrafımızda mutluluğu değiştirebileceğimize inanmamızı isteyen insanlar vardır. Sunulan mutluluk çözümleri raflardaki kitaplarla sınırlı değildir. Birçok alternatif terapiler, bitkisel ürünler, manevi sistemler vs. vardır. Bunların makul ve faydalı olanlarının yanısıra plasebo etkisi yaratanları ve hatta şarlatanlığa varanları mevcuttur. Bunların bazıları bizim için faydalı olurken bazıları ise süper adam ve kadınlar olabileceğimizi önerip sonunda kendimizi yetersiz hissetmemize sebep olur. Sezgisel hislerimiz bize mükemmel mutluluğa ulaşmamızı sağlayacak bir yol olduğunu söyler. Mutluluk ilaçlarının tamamı iki varsayıma dayanır: Birincisi kişisel mutluluğun arttırılabileceği, ikinci ise insanların istediğinin kişisel mutluluklarının arttırılması olduğu. İnsanlar gerçekten de kişişel mutluluğu arttırmak istediklerine inanırlar ve başkalarının kendlerinden daha mutlu olduğu fikrinden nefret ederler.

Mutuluğun kasten manipüle edilebileceğiyle ilgili bir çok kanıt vardır. Kişilik insanı belirli duygusal normlara yatkın hale getirse de, kasti müdahaleler duygusal reaksiyonların etkisini fark yaratacak biçimde sınırlandırabilir. İlaçsız müdahalelerin en fazla çalışılanı psikoterapinin çeşitli formlarıdır, depresyon içinse en iyi psikoterapi en az antidepresanlar kadar etkilidir. Buna rağmen, çoğunlukla psikoterapi üzerinden modellenen kitaplar, videolar, mutluluk eğitimi programları ve meditasyon gibi pratiklerin de etkisi olmaktadır. Bu çözümlerin hiçbiri mucizevi değildir ve aslında en iyi terapi mutluluğun ne ulaşılabilir ne de tek önemli özlem olmadığı gerçeğinin farkına varılmasıdır.Yine de kasti manipülasyonun getirebileceği üç çeşit psikolojik değişiklik vardır: Birincisi negatif duyguların etkisinin azaltılması, ikincisi pozitif duygunun arttırılması, üçüncüsü ise konunun değiştirilmesi .

Korku, endişe, üzüntü, kızgınlık, suçluluk ve utanç gibi negatif duyguların fazlalığı mutsuzluğun güçlü nedenlerinden biridir. Bu duygular tuhaf bir biçimde emperyalistik özellik gösterir. Bir aşık tarafından reddedilirsek bundan sonra bizi hiç kimsenin çekici bulmayacağına inanmaya başlarız. Oysa bir dart oyununu kazandığımız zaman bundan sonraki bütün dart oyunlarını kazanacağımızı düşünmeyiz. Negatif duygular bu anlamda pozitif duygulardan ayrılır ve bunun sebebi fonksiyonları arasındaki farktan kaynaklanmaktadır. Negatif duygular sağlığımıza yönelik tehditler karşısında acil tepkiler vermemize yönelik çalışırken ve etkileri daha uzun bilinç seviyesi yaratırken pozitif duygular bize iyi hissettiren şeyleri bir süre devam ettirmemize yönelik çalışırlar. Örnek olarak hayatı için kaçan ceylanla yemek için kovalayan çita örneği verilebilir. Ceylanı korku motive etmektedir. Bu nedenle tükeneceği son noktaya kadar kaçmayı sürdürecekken çitayı arzu motive etmektedir ve bir süre sonra koşmayı bırakacaktır. Bu evrimsel mirasa göre negatif duygularımız bizde daha yüksek bir bilinç düzeyi oluşturmakta ve bizi daha uzun süre etkisi altına almaktadır. Mesela hiçbir şey yapamayacağımız bir konuda bile endişe bizi sabaha kadar uyanık tutabilir ya da ahmakça yaptığımız bir hata yüzünden hissettiğimiz utanç her yaptığımızın saçma olduğunu ve bir daha hiç kimsenin bize saygı duymayacağına inanmamıza sebep olabilir. Oysa bunlar rasyonel olmayan düşüncelerdir. Modern hayatta hissettiğimiz korku, utanç ve üzüntü aslında hiç de karnivorlar kadar tehdit edici değildir. Bu sonunda kendi kendini doğrulayan bir kehanet haline dönüşmektedir çünkü sürekli hale gelen korkularımız ve endişelerimiz bizi daha düşmanca, daha paranoid, daha az çekici ve karşılaşabileceğimiz iyi şeylere daha kapalı hale getirir.

Bilişsel davranışçı terapi (CBT) olarak bilinen yaklaşım bu anlamda negatif duygu ve düşünceleri azaltmak üzerine çalışır. Hasta ve terapist negatif duygu kalıplarını belirlemeye ve bunların mantıksızlığını açığa çıkarmaya çalışırlar. Depresif kişiler sıklıkla otomatik negatif düşüncelere kapılırlar ve aslında gerçek bazı olmayan fakat sıklıkla kendini tekrarlayan düşünceler sürekli olarak akıllarına gelir. Negatif düşünceler abartmamıza neden olur. CBT buları araştırarak yanlış çıkarımları tespit eder ve bunlara karşı karşıt görüş oluşturur. Bir anlamda negatif duygularımızın siren sesleriyle daha mantıklı ve analitik davranış kaynaklarımız arasında bir iletişim kurar. CBT sizden maddi koşullarınızı ya da günlük hayatta yaptıklarınız değiştirmenizi beklemez. Negatif duygularınızın oluşmasını da engellemez. Yalnızca onların büyüyerek kendi kendini geçekleştiren stres ve yabancılaşma kehanetleri haline gelmesine engel olur. Anahtar basitçe şeyler hakkında farklı düşünmeye başlamaktır.

CBT her ne kadar başarılı olsa da sizi daha mutlu yapmaz. Negatif duyguların aşırı etkisini elimine ettiğinden sizi mutsuzluktan nötrale taşır fakat sizi skalanın daha pozitif yönüne taşımaz. Bununla birlikte mutluluk eğitimi programları aynı zamanda pozitif duyguların arttırılması amacını da taşımaktadır. Bu teknik keyif aldığınız aktivitelerin belirlenmesini ve bunları daha sık yapmanızı hedefler. Bu teknik depresif kişilerde tedavi edici olarak uygulanırken depresif olmayan gönüllülerde de mutluluk derecelendirmesini arttırmıştır. Bu durumda şu soru aklımıza gelebilir: Öyleyse insanlar neden keyif aldıkları şeyleri daha çok yapmıyorlar? Cevap için insanların kararlarının mutluluk tarafından mi yoksa haz tarafından mı yönlendirildiği sorusunu sormak gerekir. Burada istemek ve sevmek ayrımı yararlıdır. Hayatta istediğimiz şeyler evrimsel beynimizin istememizi söylediği şeylerdir ve bu bize mululuk hakkında pek de fikir vermez. Her ne kadar hayatta istediğimiz şeylerin bizi mutlu edeceğine inansak da bu evrimsel beynimizin mücadeleye devam etmemiz için bize oynadığı bir oyundur. Netice de insanlar muhtemelen keyif aldıkları şeylerden çok istedikleri şeylerle meşgul olacaklardır. Doğal olarak da bu onları tatminsiz yapacaktır.

CBT ve aktivite eğitimlerinin ilginç implikasyonları vardır. Genelde mutsuzluğumuzun diğer insanların düşmanca davranışları, kurumsal sermaye (sosyalistler için), devlet (muhafazakarlar için), Tanrı (ateistler için) ya da Mammon (inananlar için) olduğunu varsayarız. Oysa aslında kronik mutsuzluk (gerek sevmek yerine istemek gerek negative duygulardaki hiperaktivite olsun) kendi iç mekanizmalarımızdan kaynaklanmaktadır. İsteme sisteminin sizi üreme başarısı için esir hale getirmesi gerekiyordu. Negatif duygu sisteminin hiperaktif olması gerekiyordu çünkü yanlış alarmdan acı çekmek ölmekten daha iyiydi. Neyseki psikoloji akıllı ve esnek çözümler üretebiliyor ve CBT ve aktivite eğitimleri gibi yöntemler bulunabiliyor.

Mutluluğa etki edebileceğimiz en etkili yöntem olan son yol konuyu değiştirmektir. CBT ve aktivite eğitimi duygu ya da aktivitelere etki ederek hayattan aldığımız zevki manipüle etmeye çalışır. Bu aynı zamanda hedonizm paradoksu tehlikesini gündeme getirir. Mutluluğun izini sürmek onu daha da uzaklaştıracaktır, oysa başka birşeyin izini sürmek onu farketmeden yaklaştırabilir. Kişinin kendi mutluluğuna odaklanması aslında eksikliklerine dikkat çekmektedir.

Yüzyıllardan beri insanlar negatif duyguların etkisini kendilerinden daha büyük şeylere bağlanarak minimize etmeye çalışmaktadırlar. Sanat ve edebiyattaki hikayeler bizim ötemizde şeylere bizi bağlar. Bazıları fiziksel dünyaya dahil olarak tatmin bulur. Dini inançlar da kişileri kendilerinin ötesinde birşeylere bağlar. İnançlı insanların sağlık ve iyi olma açısından fayda sağladıklarını gösteren birçok kanıt vardır. Bazı araştırmalar kişinin benlik imajının zenginliği doğrultusunda mutluluk seviyelerinde daha az dalgalanma yaşadıklarını göstermektedir. Kişinin akedemisyen, yazar, öğretmen, aşçı, arkadaş, sporcu vb. rolleri arttıkça kimlik üzerinde gerileme etkileri azalmaktadır. Benzer şekilde toplum kuruluşları, gönüllü çalışmaları yapan kişiler daha zengin sosyal ağa sahip olmakta ve daha fazla mutlu olmaktadır.

Daha fazla konuya dahil olmak çektiğimiz acının daha az gerçek olduğu anlmına gelmez fakat duygularımızı şekle sokar. Bunu sağlayan başka bir teknik de meditasyondur. Meditasyon yapanlarda stresin düştüğü, iyi olma durumunun arttığı ve bağışıklık sisteminin güçlendiği görülmüştür. Benzer şekilde dikkat bazlı CBT’ de farkındalık düzeyi arttırılmakta, yargısal olmayan gözlem sağlanmakta ve kişinin kendini negatif düşüncenin etkisinden sıyırması sağlanmaktadır.

Düzenli olarak yazmanında iyi olmaya ve sağlığı olumlu etkileri olduğu gözlemlenmiştir. Bağışıklık sisteminde bile fark yaratmaktadır. Yazılan şeylerin negatif ya da pozitif olduğundan bağımsız olarak yazmanın iyileştirici etkisi olmaktadır. Yazmak düşüncelerimizin daha fazla farkında olmamızı sağlamakta, onlarla aramıza mesafe koymakta ve farkındalık terapisi ve meditasyon gibi etkiler göstermektedir.

Konuyu değiştirmenin bir başka yolu da tatmin edilemeyecek ya da sürekli beslenmesine rağmen doymak doyurulamayan arzu ve isteklerden vazgeçmektir. Arzulardan vazgeçilmesi Stoacı felsefenin ve bugün birçok dini geleneğin özelliğidir.

Materyalizm maddi koşullarla ilgili tatminsizliği doğurmaktadır ve mutluluğu yaptıklarımız ya da sahip olduklarımızla sürekli arıyor olmak da mutlu olmamamız zorlaştırmaktadır. Keat’in söylediği gibi mutlu olabilmemiz en azından bazen tamamen burada ve şimidide olmamızı ve arzulara dalmamamızı gerektirmektedir.

7. Bölüm

Yaşam için bir tasarım

Douglas Adams’ Mostly harmless isimli kitabında MISPWOSO isimli bir enstitüde geliştirilen akıllı robotların hikayesi anlatılmasktadır. Robotlar sürekli farklı koşullarda ne yapmaları gerektiğini anlatan spesifik talimatlarla akılı hale getirilmeye çalışılmaktadır. Buradaki problem robotların her yeni durum için yeniden ve yeniden kodlanlamaları gereksinimiydi. MISPWOSO’da açılım robotlara mutlu olabilme kapasitesinin verilmesiyle gerçekleşti. Programcıların yapması gereken üç şey oldu: a) mutlu ya da mutsuz olabilme kapasitesi, b) bu durumları doğurması için sağlanması gereken bazı temel koşullar, c) deneyimlerden öğrenebilme kapasitesi

MISPWOSO hipotezinin psikolojik eşiti bizim için şöyle olacaktır: Evrimin olası her durumda nasıl davranmamız gerektiğiyle ilgili bize verebileceği spesifik talimatların olması mümkün değildir. Bunun yerine sosyal normaları ve en iyi davranış stratejilerini seçmek gibi çevre sorumluluğu devretmiştir. En önemlisi bize mutlu olabilme kapasitesini ve bu durumu oluşturmamızı sağlayacak birkaç basit koşul vermiştir. Bu koşullar doğal seleksiyon yoluyla oluşturulmuştur çünkü ata çevrede üreme başarısına doğrudan bağlıydılar. Birincisi, fiziksel ve maddi anlamda güvendeysen daha mutlu ol, ikincisi bir eşin varsa daha mutlu ol, üçüncüsü sosyal statün yukarıdaysa mutlu ol.

MISPWOSO’da koşullar bu kadar kesinken evriminde bu kadarla kalmaz. Evriminin aynı zamanda doğal bir rekabet süreci de vardır ve üreme başarısı her zaman çevredeki başkalarına görecelidir. Eşi olan bir erkek olmayana göre daha başarılıdır fakat çok eşli ortamlarda aynı başarıda olmayacaktır. Bu yüzden evrimin bize mutluluk koşulları için duruma bağlı bir referans noktası vermesi gerekmektedir. Mesela şöyle bir koşul olmalıdır: Etrafındaki insanlara bak, sağlık, maddi imkan, ve eş gibi konularda daha iyi durumdaysan mutlu ol. Bu bile yeterli değildir çünkü çevre fırsatlarla doludur. Kişi kendi böğürtlen bahçesinde mutlu olsa bile tepenin ardındaki nehirdeki somon yarışında son sırada kalabilir. Bu nedenle evrim; a) bizi hiçbir zaman tam anlamıyla mutlu etmemelidir ve mutluluk çok uzun sürmemelidir, b) bizi elimizdeki en iyi şeye taban çizgisi olarak adapte edip gelecekte daha iyisini elde etmek üzere odaklanmamızı sağlamalıdır.

Bunun tersi olarak ise; diğerleri daha iyi yapmıyorsa mutsuz olmak için bir neden olmamasıdır. Uç noktadaki mutsuzluklar acil fiziksel durumlar içindir. Enerjiyi kaslara ve beyne yönlendirir ve kısa süreli kullanım içindir. Eğer çevre uzun süre boyunca elverişsiz durumdaysa ve değiştirilemiyorsa buna alışmaktan başka çare yoktur. Evrim bu durumda uç durumdaki mutsuzluk mekanizmasını kapatmayı söyler.

Bu kitapta şu ana kadar bahsedilen bulguları doğrular. Özetlemek gerekirse:

İnsanların büyük çoğunluğu mutsuz olmaktan ziyade mutlu olduklarını söylemektedirler. Bu en yoksul ülkelerde, zengin sosyal gruplar arasındaki daha fakir sosyal gruplarda, işsizler, yaslılar ve engelliler arasında bile geçerlidir.

Çok az insan tam anlamıyla mutlu olduklarını söylemektedirler. Çoğu insan gelecekte şimdikinden daha mutlu olacağını düşünmektedir.

Gelir ve maddi edinimlere ilişkin mutluluk diğerlerinin sahip olduklarıyla görecelidir.

İnsanlar hayat koşullarındaki olumlu değişikliklere oldukça çabuk adapte olurlar ve daha önceki mutluluk seviyelerine yakın bir yere geri dönerler.

İnsanlar kaza, boşanma gibi önemli olumsuz yaşam olayları karşısında çok mutsuz olurlar ama çoğu durumda yeni koşullara büyük oranda adaptasyon sağlarlar.

Yine de modelin revizyonunu gerekitren bazı bulgular vardır. Daha önce göredüğümüz gibi insanlar tercihlerinin mutlulukları üzerindeki etkisini tahmin etmekte pek iyi değillerdir. Dahası, hayatta çok da fazla hoşlanmadıkları şeyler için oldukça falza çalışırlar. Aslında evrim bize mutlulukla ilgili pek çok farklı sistem bağışlamıştır. Bunlardan biri zevk sistemidir. Bu sistemin amacı sağlık için gerekli olan işlem tamamlanıncaya kadar diğer rekabet eden bütün istekleri kapatmaktır.

Diğer bir sistem arzu sistemidir. Bu sistem bizi ücret artışı ve statü edinimleri için uzun süreler çalışmamız konusunda motive eder. Davranışlarımızı uzun vadeye göre şekillendirir. Arzu ettiğimiz şeylerin çoğu bize zevk de verirken illa ki öyle olması gerekmez çünkü bu iki sistem birbirinden bağımsız çalışır. Bu nedenle evrim bizim mutlu olmayı arzu etmemizden ziyade genel sağlımızın iyi o

Yer işareti koy permalink.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>