Rehberiniz-“kendi everestine çıkmış bir kadın”

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on Pinterest

isvemeslekdanismani.net ailesi olarak “”kendi everestine çıkmış bir kadın”” adlı yazımızın kişisel gelişiminize katkı sağlamasını umuyoruz
kendi everestine çıkmış bir kadın

Yıl 1960… Erzincan’ın Dersim’inden, bir aile varır Ankara’ya. Minik elleri, babasıyla annesinin avuçlarında altı yaşındaki küçük kızın zekâ fışkıran gözleri pırıl pırıl yanar söner, Ankara’nın ışıklarını görünce. Henüz altı yaşındaki Yaşar, Anıttepe’de durdukları yerden bakar Anıtkabir’e, Ankara’ya. Geldikleri dağ köyünden sonra ışıl ışıl yanmaktadır başkent. Rıfat Ilgaz’ın şiirindeki; Biz bu güneş ülkesinin çocukları” gibi hisseder kendini… Henüz bilmiyordur, daha nice başkentin ışıklarını göreceği bir yaşama doğru ilerleyeceğini, henüz bilmiyordur, ışıkları, aydınlıkları takip etmek, ışığı olmayanlara fener olmak için ateşten gömlekler giyeceğini…

Anne Güneş Hanım’ın hiç okuması yazması yoktur. Baba Binali Bey askerde öğrenmiş. Karı-koca, ikisinin de içlerinde kalmış okumak. Yaşar’ın gözlerindeki ışığı takip eder, okuma arzusunu desteklerler. Evde duvarda, bir Atatürk portresi, bir de Hazreti Ali’nin resmi asılıdır. “Atatürk yıllarla dağlarda saklanan Alevileri ovaya indirendir. Onun için severiz Atatürk’ü” diyor Yaşar.

45 bin nüfuslu Altındağ Belediye’sinde yirmi bir sene muhtarlık yapan Binali Bey, kızını mahalleden gelen dedikodulara karşı korumaya alır. “Kızın oğlanlarla gidiyor, oğlanlarla dönüyor” diyenlere, “Başka okuyan kız mı var?” deyip, ağızlarının payını verir. Ankara Eğitim Enstitüsü ve Bankacılık Enstitüsünü bitiren kızlarıyla iftihar

ederler.

Sendikacı, yazar, anne kimlikleriyle mücadeleye asılan bir kadın

Şimdi, karşımda oturuyor, benim de dostu olmaktan iftihar ettiğim sevgili Yaşar Seyman ve uzun zamandır özlediğimiz sohbetimizi yaparken, onun Ankara’nın ışıklarını ilk defa gördüğü zaman hissettiği heyecanı hiç yitirmediğini bir kez daha görüyorum. Çünkü altı yaşındayken Rıfat Ilgaz’ın şiirinden çıkan duyguları, yıllardır kendisi yaratmak, yaşatmak için mücadele vermekte. Siyasi, sendikacı, yazar, eğitmen, gazeteci, anne, babaanne kimliklerinin hepsi mücadeleyle, inanarak asılmak ve başarıyı kovalamakla aydınlanmış bir kadınımız Yaşar Seyman. Dişiliğini kullanmadan ama dişiliğini kaybetmeden, erkekler dünyasında erkek oylarına egemen bir kadın.

“Kadın kimliğini korumak, özellikle erkeklerin daha çok olduğu bir işi yaparken çok önemli” diyor, “Kadının farklı yapısı var. Kadın, yaşamın rengi. Değişimin ve dönüşümün dinamiği. Siyasi kadrolar, bir mesajın yerine ulaşmasını istiyorsa, kadına mesaj vermeli, kadının sesine de kulak vermeli. Kadın fikri alır ve taşır.”

‘Türkiye’de kadın hâlâ aksesuar’

“Türkiye’de kadın halen daha aksesuar olarak kullanılıyor. Bir törende kurdeleyi kesen erkek, makası uzatan kadın hâlâ. Kongrelerde erkekler divan başkanı olur, kadınlar kâtip. Kadının örgütün kuruluşundan itibaren yer alması gerek ki adım adım ilerlesin. Karadeniz’i boydan boya geçin. Parti binalarına hep kahveden geçilip girilir. Politikanın mekânları bile erkekler için. Bankacılık bu anlamda özel bir yerde Türkiye’de. Sınavla hak kazanıldığı için kadın yüzde ellilerin üzerinde oranda yer tutuyor. Öyle kadınlar da dört vardiya çalışıyor. Eş-iş-ev-çocuk.”

Burada gülerek kendisine dönüyor:

“Bende bir de sendikacılık ve yazarlık vardiyaları var, etti altı” diyor.

Yaşar Seyman, İş Bankası’nda çalışmaya başladığı 1976’dan bu yana sendikacı. Banka ve Sigorta İşçileri Sendikası’nda (BASİSEN) üç dönem Divan Başkanlığı yapmış, 1989’dan beri de Ankara ve İç Anadolu Bölgesi Başkanı. Tek rakiple girdiği birinci seçimden sonra, rakipsiz olarak ve yüzde 90 erkek oyuyla seçilmeye devam ediyor bu göreve.

‘Yazarlık Avrupa’da çok önemseniyor’

“90’larda gelişen kadın hareketi her kesimden sözcüsünü buldu. Ben de çalışan kadının sesi oldum” diye devam ediyor, bir dönem de CHP Genel Başkan Yardımcılığı yapmış arkadaşım.

23 Nisan 2007 yılında Avrupa’nın en başarılı kadın sendikacısı seçildiği Atina’daki töreni anlatıyor:

“Aday ve kazanan kadınların yaşam öyküleri okunuyordu. Ben anlatılırken yazar olduğum söylenince salonda alkış koptu. Bizde pek de önemsenmeyen yazarlığın Avrupa ülkeleri için ne büyük anlamı olduğunu fark ettim.”

Yaşar Seyman’ın nice emeğinin ürünü ödüllü kitaplarından birisi, ‘Hüznün Coşkusu’ 1993’te oyunlaştırılmış ve Devlet Tiyatroları’nda sahnelenmişti.

“Benim büyüdüğüm gecekondu mahallesinde tiyatro afişleri asılırdı. Uzun uzun seyrederdim o afişleri. Yıllar sonra o tiyatroda benim yazdığım eser oynandı” derken, yine bu güneş ülkesinin gözleri parıldıyor karşımda. Daha sonra Van’da müzikal olarak sergilenen bu oyunun ardından, yine Yaşar’ın metnini yazdığı ‘Kadının Türküsü’ müzikâli 3 Nisan 2004’te Almanya’da, Oberhausen’da 12.000 kişinin izlediği bir şölene dönüşmüş. Yedi lisanda yayınlanmış.

“Yüreğime dokunan her şeyi yazdım onun için de yüreklere dokunabildim” diyor, Deniz Gezmiş’ten, aşka, Aleviliğe uzanan yazılar zincirinden bahsederken.

Sessiz sedasız aldığı ödüller bir değil, iki değil Yaşar Seyman’ın. Ama ödüller ve titrler onun için reklâmı yapılacak ve kullanılacak basamaklar da değil. Ödül aldıysa, kazandığını bilmenin haklı gururunu yaşıyor ama bir sonraki başarı durağı için koşmaya devam ediyor. Örgütlü toplum, örgütlü birey olmayı savunuyor, yüzlerce panelde bunu aşılamaya çalışıyor. “Anneme armağan edemediğim demokrasiyi, oğluma, torunuma armağan edebilmek istiyorum” diyor, Fırat’larını düşünürken. Fırat nehrine duyduğu sevgi, oğluyla, torununu isimlendirip yüreğine daha farklı bir aşkla yerleşmiş.

“Fırat akarken kıyı boyu bir cemevinde ibadete rastlarsın. Çıkarsın, Fırat akar gider, bakarsın bir camide ezan, dinlersin. Fırat akar gider, birden bir çan sesi duyarsın, kiliseye gidenleri görürsün. Bu ne zenginliktir. Ne güzelliktir” derken, heyecanı akarsu gibi dalgalanıyor.

‘Cehennem korkusu değil, sevgiyle büyüdük’

“Munzur’da da onun için direniyoruz, HES el atmasın diye. ‘Neden karşısınız?’ diye soruyorlar. Çok basit, Munzur kutsaldır. Uzak kalan, gelince ekmeğini banar Munzur’a. Kutsallığın nedeni, niçini olur mu? Kutsal, kutsaldır.”

Yaşar Seyman, kadının da kutsal kabul edildiği bir kültürden. Onun için kadının sesi olurken, kimileri gibi yanlış tonlamalar çıkmıyor dudaklarından. Âşık Veysel, Daimi, Mahsuni Şerif, Musa Eroğlu, Arif Sağ, babasının masasında dem almışlar, sazlarıyla. “Biz Cehennem korkusuyla değil, sevgiyle büyütüldük” diye bir çoğundan farklılığını anlatıyor. “Kadın, erkek eşittir Alevilikte. Nefesler önemlidir. ‘Kadın bağlamada tel/Kadın düğünde tül/Yaşamda gül/Doğumda candır’ Çok güzel anlatır, kadına verilen değeri. Hacı Bektaş’ı Veli derki; ‘Erkek, dişi sorulmaz muhabbetin dilinde/ Hakkın yarattığı her şey yerli yerinde/ Bizim nazarımızda kadın erkek farkı yok/Noksanlık da, eksiklik de senin görüşlerinde.”

‘Bu ülkede değişimi kadınlar başlatacak’

Kadınlara güveniyor Yaşar Seyman. “Bu ülkede bir şeyler değişecekse yine kadınlar değiştirecek” diyor. “Bu güzelim zengin topraklarda linç kültürü oluşturmuşuz maalesef. Bizim hikâyelerimiz hep fısıltıyla anlatılır. Artık fısıldamayın, yüksek sesle söyleyin diyorum Alevilere. Hikâyelerimiz yarım, şarkılar yaralı bizde. Ana dil diyorsun, ana dil yok. Dil, aklın ayak izleridir. Anayasa diyorsun, içinde kadınlar yok. Anayurt diyorsun, ağlayan yurt yaratıyorsun. Yazık… Homeros aynı bu topraklarda, Türküleri yakanlar, yasaları yapanlardan daha güçlüdür.” demiş. İşte, türkülerimiz de, nefeslerimiz de ispatı. Yazılamasa da, nesilden nesile geçmiş gelmiş.”

Yazılıp, basılıp da yok edilenleri konuşuyoruz. “Ben 1980’den itibaren duvarlara yazamayınca evde kâğıtlara yazmaya başladım” diye gülerek anlatıyor Yaşar. Ve bir de anneliği tattırdı bana o zaman dilimi. ‘Göçmen Kalem’ kitabını yazarken İsveç’te tanıştığı bir Alevi göçmeninden o dönemi dinlemiş, “Nehir kitap aktı” diye.

“Annem de, benim lise fotoğraflarımı yakmıştı, beni ve arkadaşlarımı 12 Eylül gazabından korumak için” diye devam ediyor arkadaşım, “Ben de hâlâ çok üzüldüğüm bir kaybı kendim yarattım. Türkân Saylan’ın evini bastıklarında “Aşk mektuplarıma dokunmayın lütfen” ricasını duyduğumda o kadar içim acımıştı ki, o bilinmezlik içinde kendi günlüklerimi yaktım. Hâlbuki, benim hayatımdı, beni anlatan defterlerdi onlar. Yazılar, nefesler anlatır bir insanın hayatını. Konfiçyus’u, Sokrates’i öldürtenlerin ismi neydi, hatırlamıyoruz değil mi? Ama Pir Sultan’ın katili Hızır Paşa’yı biliyoruz. Neden? Pir Sultan’ın kendi nefesleri sayesinde. Yoksa onu da bilmeyecektik.”

Türkiye’de başarı öykülerini özlüyor Yaşar Seyman. “Kızım Yıldız Kenter, oğlum Yaşar Kemâl olsun istiyorum diyen anneler, babaları özlüyorum” diyor. “Kitap okuyanları özlüyorum. Ankara’nın Cumhuriyeti kuran felsefeden uzaklaşmasına üzülüyorum. Türkiye, daha bağımsız bir politikayla var olan çağdaş-lâik düzenini korusaydı, Orta Doğu’nun gerçek lideri olurdu. Arap Baharı, projesiz, plânsız esen bir rüzgâr olmaktan öteye gidemedi. Kendi değerlerimizle kalkınmalıyız. Unesco Yunus Emre yılı deyince fark ediyoruz Yunus Emre’yi. Piri Reis yılı deyince fark ediyoruz Piri Reis’i. Bu zenginlikte kendimize yoksunluk yaratıyoruz. Yoksunluk da yoksulluğu getiriyor. Dilim varmıyor ama insan kirlendi.”

‘Asla piyon olmayacak’

Minik Yaşar’ın Ankara’nın ışıklarını ilk gördüğü günden bu güne epey sular akmış zamanın üzerinden. Bambaşka başkentler ve onların ışıklarını izlemiş olgun yazar, sendikacı, siyasetçi Yaşar. “O zaman gerçek ışıklı şehir ne demekmiş anladım” diyor, “Ve o zaman Aleviliği yeniden öğrendim, Avrupa’daki Alevilerimizi tanıyınca değerlerimizi yeniden derinliğine anladım. Avrupa’nın sularını görünce ülkemin sularının yalnızlığını, yetimliğini fark ettim.”

“Ben, dikenli tellerin arasında fışkıran bir kır çiçeğiyim” diye tanımlıyor kendisini dostum. “Yara, bere içinde kalıyorum ama muhakkak açıyorum.”

İnançları, hayata karşı duruşunda tavizsiz bir kadın Yaşar. Kendisini tarif ederken, tarifinin aksine bir inanış ve duruşa piyon veya konu mankeni olmayacağını gayet kararlı belirtiyor.

“Ben” diyor, “Lâik Cumhuriyet’in yetiştirdiği bir kadınım. Ben devrimci bir kadınım. Ben alevi bir kadınım.” Ve ekliyor: “Ben kendi Everest’ine çıkmış kadınım.”

Ve bir nefesle demlenmeye devam ediyoruz: “Koyun beni Hak aşkına yanayım/ Dönen dönsün/ Ben dönmezem yolumdan/ Yolumdan dönüp mahsun mu kalam Dönen dönsün/ Ben dönmezem yolumdan…

KAYNAK: Vatan

YAZAR: Nermin Bezmen

Yer işareti koy permalink.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>