Rehberiniz-Kasımpaşalılık raconu…

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on Pinterest

isvemeslekdanismani.net ailesi olarak “Kasımpaşalılık raconu…” adlı yazımızın kişisel gelişiminize katkı sağlamasını umuyoruz
Kasımpaşalılık raconu…

Tayyip Erdoğan, Cumhuriyet tarihi içindeki

Başbakanlar arasında Imam Hatip mezunu ve “Kasımpaşalı” tek başbakan.

Kasımpaşa, bizim çocukluğumuzda başlıbaşına bir “Istanbul kavramı” idi;

Istanbul”un kendine özgü, mertlik içeren anlamda “külhanbeyliği”ni ifade

eden semtinin adıydı. Düşük gelir gruplarına mensup insanların yaşadığı ve

üstelik şehrin göz kamaştırıcı mekanlarının bulunduğu Beyoğlu”na (Istiklal

Caddesi), Taksim”e, Elmadağ”a, Harbiye”ye pek yakın. Yani, bir “varoş” hiç

değildi. “Merkez”in yanıbaşında “varoş” kimliğini andıran bir semt.

Tayyip Erdoğan”ın “Kasımpaşalılığı”, daha sonraki siyasi serüveninin de

sanki koordinatlarını açıklayan bir hal. “Merkez”e yerleşmek isteyen ve

köklerini yitirmeden bunu yapmak isteyen bir siyasi hareketin lideri.

Tayyip Erdoğan, sanki Kasımpaşa”nın ara sokaklarından gelip, “Roman

vatandaşlarımızın başkenti” Dolapdere”den yukarı tırmanıp, Elmadağ”ın beş

yıldızlı otellerinin lobisinde müthiş bir intibak yeteneğiyle oturan hafif

külhanbeyi, mert delikanlıyı andırıyor.

Kendisini, Washington”daki Beyaz Saray”dan, daha önceki Türk liderlerin boy

dezavantajlarını silen bir görüntüyle Avrupalı liderlerin yanıbaşında

kendinden gayet emin tavırlarıyla çeşitli Avrupa başkentlerindeki ortak

basın toplantılarında izlerken, aklımdan hep yukarıdaki benzetmeleri

geçiriyordum.

Türkiye, Ingilizce sosyoloji disiplininde “upward mobility” diye belirtilen

aşağıdan yukarı tırmanmaya imkan veren hareketliliğin somut bir örneğini,

Kasımpaşa”dan gelen, ailesinin yapısı ve gelir durumu nedeniyle Imam

Hatip”ten geçerek başbakanlığa kadar tırmanabilen Tayyip Erdoğan”da

sergiliyor.

Tayyip Erdoğan, “sınıf atlama” iradesinin ve enerjisinin de somut bir

örneği. O anlamda “takiye” yapmıyor; gerçekten “değişmek” istiyor, bunu

yapabilmek için güçlü bir “pragmatizm” ortaya koyuyor ve de bıraktığınız

yerde değil, “değişti”. Bunu yaptığı ve başardığı ölçüde, bir ferdi olduğu

halktan da uzaklaşmıyor ve kopmuyor; çünkü “halk”ın büyük bölümünün

arzularını ve emellerini de temsil ediyor.

Ayrıca, uslubu ve kimi sözleri ile “halkın bir ferdi” olduğu kimliğini,

içinden çıktığı kesime sürekli hatırlatmış olarak, arasındaki sıcak bağları

da korumuş oluyor. Dahası, Tayyip Erdoğan, duygularını kolaylıkla dışa

vurabilen, saydam görüntüde bir kişilik. Hızla duygulanabiliyor, gözlerinde

biriken yaşlar kameralardan gizlenmiyor. Keyifli anı da, öfkesi de,

otokontrolden geçmeden aynen yansıyor. İçten, candan bir insan olduğu

kesin.

Tayyip Erdoğan, yakın çevresini de “Kasımpaşalılık raconu”na uygun olarak,

sadakatlerinden kuşku duymayacağı ve kendisine benzer toplumsal arka plandan

gelen kişilerden seçmiş durumda. Dış dünyaya kapalı görüntüsü vermesinde,

muhtemelen, temel etkenlerden biri de bu. Bu durum, son zamanlarda, “yakın

çevre” ve “uzak çevre”, yani “dış dünya” ile arasında pürüzlere ve sorunlara

da yol açıyor.

Yakın çevreden kasıt, medya. Tayyip Erdoğan, son zamanlarda alışılmadık

ölçüde eleştirilere hedef olmaya başladı. Bu eleştirilerin, kendisine hiçbir

zaman güvenmemiş ve kredi açmamış olanlardan gelmesinden ziyade, ona

sempatiyle bakmış ve destek ifade etmiş olanlardan gelmiş olması özellikle

önemli. Gerçi, Vatan gazetesi ile söyleşisinde “Seçtiğim kelimeler belki

muhataplarına öyle geliyor olabilir. Aslında eleştiriye tahammülsüzlüğüm diye bir şey yok. Eleştiri belden aşağı olduğu zaman, bundan rahatsızım. Yoksa edebi, adabı içerisinde olduktan sonra herkesin rahatlıkla eleştirebildiği bir başbakanım. Kolektif akla inanmış bir insanım. Burada milletimin, hele hele medyanın katkısı, olmazsa olmazdır. Çünkü medya hayatın sürekli içinde. Bunun değerlendirmesini farklı yerlerden topladığı bilgiyle donatan bir yapısı var. Buna ben kapalı olacağım da neye açık olacağım” sözleriyle gayet akla uygun ve ferahlatıcı bir açıklama yapıyor

ama “uygulama” bu sözlerini pek doğrulamıyor.

Örnek, karikatürist Musa Kart”ı, kendisini kedi şeklinde çizen bir

karikatürü nedeniyle, mahkemeye verip cezaya çarptırdıktan sonra, şimdi de

Penguen dergisinde çeşitli hayvan karikatürleriyle çizilmesi karşısında

açtığı savaş. Karikatüristlerle açtığı “savaş”ı kazanmış tek bir başbakan

görülmemiştir. Kaldı ki, bu tür bir “savaş”, Tayyip Erdoğan”ı “eleştiriye

tahammülsüz” imajını pekiştirmekten başka hiçbir işe yaramıyor. Tayyip

Erdoğan”ın karikatüristleri mahkemeye vermekten vazgeçmesi, hoş bir “jest”

olacak.

Karikatürist eleştirilerinden de ötedeki asıl büyük sakınca, dış politikaya

ilişkin eleştirileri algılamasında. Tayyip Erdoğan, ABD”den gelen

sinyalleri ya algılamıyor; ya da yanlış algılıyor. Çevresindekiler de,

bunları doğru okumaya yetecek donanımda değiller. Keza, AB ile ilişkilerde

de, Avrupalıların “çifte standardı”ndan şikâyetçi. “Çifte standart”, bir

siyaset özelliğidir ve her devletin siyasetinde “çifte” ve hatta “üçlü,

dörtlü standart”lar bulunur.

Başbakanlık makamı, “siyasal psikanaliz” mevkii değil. Siyasete, siyasetle

karşılık verilir. “Kasımpaşalılık raconu”, bazı insan ilişkilerini

açıklamaya ve bu arada Tayyip Erdoğan””a da sempatiyle bakmayı haklı olarak

sağlayabilir ama siyasetin yerine ikame edilemez.

Tayyip Erdoğan”ın, meseleleri “kişiselleştirmek”ten çıkartıp, “siyasi

pozisyon” sahibi olmasında, hem kendi imajını toparlaması ve hem de

Türkiye”nin önünü açması bakımından sonsuz yarar var.

Yazar: Cengiz Çandar

Kaynak: http://DB tercüman

Yer işareti koy permalink.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>