Rehberiniz-İyiliğin karı nedir?

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on Pinterest


iyimeslek.com ailesi olarak “İyiliğin karı nedir?” adlı yazımızın kişisel gelişiminize katkı sağlamasını umuyoruz
İyiliğin karı nedir?

İYİLİĞİN KARI NEDİR?

MUSTAFA ÖZEL

Rivayet edilir ki, Sultan Fatih devrinde bir adamın biri bir dükkana girip şeker istemiş; satıcı şekeri tartıp vermiş. Adam, biraz da helva isteyince, bende kalmadı, komşudan alıver demiş. Müşteri, ama şurada helva var, niçin vermiyorsun diye çıkıştığındaysa, “Ben siftah ettim, komşum henüz siftah etmedi, helvayı da ondan almanızı istedim!” diye cevap vermiş.

Gülümsediniz! Benzer olayların mesela Fatih yerine Selahaddin Eyyubi, Ömer bin Abdüllaziz veya İslam tarihinden başka bir hükümdar zamanında da geçtiğine dair çokça rivayet var. Sadece rivayet! Hiçbirinde kesin zaman ve mekan yok. Tarih ilmi, böyle uydurma laflara itibar etmez. Kanıt lazım, belge lazım, dersiniz.

Hayır efendim, ne kanıt, ne belge lazım. Çünkü bunların uydurma olması, gerçek olmasından daha önemlidir! Bunlar niçin uyduruluyor ve bu “uydurma” meseller niçin nesilden nesile anlatılıp duruyor? Bütün mesele burada. Olayın gerçek olup olmaması, hisse alınması bakımından hiçbir şeyi değiştirmez. Gerçek olmadığı halde, insanların bunu çocuklarına aktarması ve onlardan aynı şekilde davranmalarını beklemesi, meselenin esasını teşkil eder. Dolayısıyla, tarihin değil, ahlakın konusuna girer.

Kabusname’den bir örnek: Halife Mütevekkil’in oğlu kadar sevdiği küçük kölesi Fetih nehirde yüzerken akıntıya kapılıp kaybolmuştur. Birkaç gün sonra, daracık bir kovukta bulunur. Sıhhati yerindedir, çünkü hergün nehirden yirmi tane tandır ekmeği geçermiş, küçük oğlan da uzanıp bir iki tanesini alır, karnını doyururmuş. Ekmeklerin üzerinde de Muhammed ibn el-İskaf diye yazarmış! Halife tellal çağırtıp ayakkabıcı Muhammed Hasan’ı getirtmiş. Niçin yapıyorsun bunu diye sorulduğunda, “Ya Emirül Mü’minin, birisinden şöyle işittim: İyilik yap, suya bırak, birgün sana karşılık verir. Ogün bugündür nehire her gün yirmi ekmek atarım, bakalım bu iyilikten bana bir nesne gelir mi?” Halife’nin ayakkabıcıya ne kadar ihsanda bulunduğunu tahmin edebilirsiniz.

İmdi, bu olay “olmuş” mudur? Ekmeğin üzerine isim nasıl yazılır? Yazılan isim suda nasıl silinip gitmez? Soruları istediğiniz kadar çoğaltın, önemi yok. Önemli olan, bunun bir ahlak ve siyaset kitabında ballandıra ballandıra anlatılıyor olmasıdır. Yazar, hikayeyi tamamladıktan sonra, nasihata başlar: “Ey oğul, ben Halife El-Kaaim Billah zamanında hacca giderken Bağdat’a uğradığımda bu hikayeyi yaşlılardan işittim. Hem de ayakkabıcı Muhammed’in oğlunu ve çocuklarını gösterdiler, gördüm. İmdi, ey ciğer köşem, iyilikten yana ne kadar zahmet çekersen çek, zararı yok, çünkü sonu rahattır. Sonra kendini halka iyi göstermeye çalış, çünkü bir kişi halka iyi gözükürse, Tanrı’ya da iyi gözükür.”

Mütevekkil de, Kaaim Billah da çok gerilerde kaldı. Şimdi Prezidan Süleyman devrindeyiz. Toplum bireyleri kıran kırana yarış içinde. “İyilik et, denize at; balık bilmezse, Halik bilir” sözüne itibar edenler mumla aransa bulunmaz. Acaba? Kanaatim o ki, iyiliğin ve iyilik dolayısıyla halka iyi görünmenin “karşılığı” , dilerseniz karı diyelim, çağdaş toplumda da en az bu mesellerin anlatıldığı devirler kadar büyüktür. İktisadi hayattan iki örnekle konuyu açalım.

1991 yılındaki Körfez savaşı günlerinde, ABD’de benzin fiyatları galon başına 10-15 cent yükselmiştir. Fakat Chicago yöresindeki büyükçe petrol şirketlerinden biri, tam aksine fiyatlarını 10 cent aşağı çekmiş, halkın takdir ve sevgisini kazanmıştı. Mükafatı ne mi oldu? Atlantic Richfield Company (Arco), son beş yılda yüzde 20’lik özkaynak getirisi ile sektör ortalamasını tam üçe katladı!

Bunu beğenmediniz! Çünkü şirket sadece daha fazla kazanmak için böyle bir numara yaptı, diyorsunuz. Büyük ihtimalle haklısınız. Ama eğer bu “iyiliğin” sonunda Arco benzin sektöründe tekel konumuna gelmişse, dolayısıyla kısa vadede halka yaptığı “iyiliği” bugün misliyle geri almıyorsa, halkın sempatisini çekmesinden ötürü satışlarını arttırıp çok kazanmışsa, bunda ahlaken ne gibi bir kötülük olabilir? Arco’nun kazancı halkın cebinden değil, “iyilik” yapmayan rakiplerinin kasasından çıkıyor!

Yerli bir örnek verelim. 1958 devalüsyonundan sonra, ülkede temel meta fiyatları sık sık yükselmekte, dolayısıyla sanayiciler de ürünlerine boyuna zam yapmaktadırlar. 27 Mayıs darbesinden birkaç ay önce, her nasılsa çok yükselen un fiyatı hükümet kararıyla geri çekilmiş, dolayısıyla elinde unlu mamül bulunanlar zarara uğramışlar. Sabri Ülker, bütün toptancılarına kendi el yazısıyla birer mektup gönderip, ellerindeki bisküvi miktarlarını bildirmelerini istemiş. Mevcut stoku tespit ettikten sonra, eski (yüksek) bisküvi fiyatıyla yeni (düşük) fiyat arasındaki farkı hesaplamış ve her bir toptancının bir sonraki siparişinden düşmüş. Böylece toptancılar, kendileri için önemli olabilecek bir zarardan kurtulmuşlar.

İmdi, Ülker bunu iyilik olsun diye mi, yoksa şirketinin geleceğini düşündüğü için mi yapmış? Kim bilebilir? Ve, ne farkeder? Yapmış olması önemli değil mi? Peki, bu “iyiliğin” karı ne olmuş? Onu da şöyle anlatıyor Sabri Bey:

27 Mayıs darbesinden sonra, ortalığa şöyle bir laf yayıldı:

“İhtilalciler fiyatların düşmesini emretmişler! Yakında fiyatlar düşecek!” Piyasalar bıçak gibi kesilmiş. Anadolu tüccarı kesesinde banknotlarıyla İstanbul’a gelmiş olsa bile, fiyatların düşmesini bekliyor, mal almıyor. Tabii, bizim bunlardan haberimiz yok, çünkü satışlarımız neredeyse ikiye katlanmış. Sonradan işittik ki, kumaştan züccaciyeye kadar hiçbir yerden mal almayanlar, “Boş dönmektense bisküvi alalım, nasılsa Sabri Bey fiyatlar düşse bile zararımızı karşılar” diyorlarmış!

İyiliğin karı büyük, çook büyük!

Yer işareti koy Kalıcı Bağlantı.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir