Rehberiniz-İletişim kazalarının arka planı

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on Pinterest

isvemeslekdanismani.net ailesi olarak “İletişim kazalarının arka planı” adlı yazımızın kişisel gelişiminize katkı sağlamasını umuyoruz
İletişim kazalarının arka planı

Management Center Türkiye’nin (MCT) geçen haftaki İnsan Kaynakları Zirve’sinin en ilginç konuşmacılarından biri, psikoloji ekollerinden Transaksiyonel Analiz’in (TA) teorisyenlerinden Claude Steiner’dı. Freud’un kurduğu psikanaliz ekolüyle çatışmaya düşerek TA teorisini geliştiren Eric Berne’in öğrencisi ve dostu olan Steiner, bugün bu alanın yaşayan en önemli temsilcisi.

Zirvedeki konuşması, yıllardır üzerinde düşünüp çalıştığı ’duygusal okuryazarlık’ ve bunun iş dünyası için anlamı üzerineydi. Steiner’ın kısaca “duygularımızı fark etmek, anlamak ve bunları kendimize ve başkalarına zarar vermeden ifade edebilmek” olarak tanımladığı duygusal okuryazarlık, başkalarını ve kendimizi anlamada elimizdeki en güçlü silahlardan. “Kendimi ret edilmiş hissediyorum” basitliğinde cümleler kurabilmenin bile bazı insanlar için ne kadar zor olduğunu aktaran Steiner’a göre erkek egemenliği altındaki ortamların, duygusal okuryazarlık puanı da düşük. Siyaset ve iş dünyası bu alanların başında geliyor elbette. Zaten Steiner da 1960’larda geliştirdiği teorisini kadınları inceleyerek, erkeklerle ilişkilerinde hangi noktalarda sıkıntı yaşadıklarına bakarak geliştirdiğini anlattı. Steiner, kadınların özellikle sevgi ifade etmedeki açıklık ve rahatlıklarıyla, erkeklerin bu konudaki tutukluğuna bakmış ve duygusal okuryazarlık kavramı için kadınları modellemiş. Duyguların ’kapının dışında’ bırakıldığı ortamların başında elbette iş dünyası geliyor.

Çok yakın zamana kadar bir yöneticinin ’işe duygularını karıştırması’nın hırsızlık kadar ayıplandığı da düşünülürse duygusal okuryazarlığı, iş dünyasından konuşmaya başlamak gerekiyor gerçekten. Zaten Steiner’a göre de duygusal olarak okuryazar olmayan şirketlerin akıbeti, yetenek kaybı yaşamak ve yaratıcılık konusunda duvara toslamak. Çünkü asıl yaratıcılık ve ilerleme, kadın ve erkek enerjilerinin birleşimden doğuyor. Burada insan neslinin devamının da, aynı enerjiden doğan bebeklerle sağlandığı metaforunu da kullanmak mümkün bence. Konuşması sonrası kısa bir süre sohbet etme şansı bulduğum Steiner’a, şirketlerin duygusal olarak okuryazar olup olmadığını anlamanın basit bir yolu olup olmadığını sordum. Son derece yalın ama bir o kadar çarpıcı ve felsefi bir cevap verdi bana: “Kadınlara bakın! Onlar mutlu, rahat ve akış içindeyse söz konusu şirket duygusal olarak okur yazardır; endişeli, engellenmiş, bastırılmış hissediyorlarsa da ya da hiç ortada bile yoklarsa o şirketin geleceğinden endişe edebilirsiniz…”Bu bakış açısıyla gelelim, Konya Selçuk Üniversitesi

İlahiyat Fakültesi İslam Hukuku Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Orhan Çeker’in söylediklerine ve bunun medyada bulduğu yere… “Dekolte tacizi tetikler” buyurduktan sonra döktürdüklerinde özellikle şu kısma bayıldım: “Bir gayrimüslim ninesini düşününüz. Bir de bizim ninelerden birisini. İkisini yan yana koyun. Hangisi daha cana yakın ve sevimli? Elbette hepiniz diyeceksiniz ki, bizimki. Halbuki o gayrimüslim nine ömür boyu cilt bakımı yaptı. Cilt bakımı masrafı ile üç-beş aile geçinebilirdi…” İnsan önce buna meczup muamelesi mi yapsam diye geçirmiyor değil içinden.

Ama adının başındaki ’profesör’ unvanı, akademik kimliği falan bir duraklatıyor mecburen. Çünkü meczup dediğiniz kişinin sorumluluğu, ceza-i ehliyeti falan da olmuyor haliyle. Sonra bu topraklarda bizimle birlikte yaşayan (hatta bizden önce gelmiş) gayrimüslimlere reva görülen, sistematik kötü muameleyi düşününce bu sözlerin zemin bulduğu sosyal yapı, bu sözlere canı gibi sahip çıkan insanlar geliyor aklıma. Hemen her gün televizyonlarda burnuna mikrofon uzatılan neredeyse tüm ortalama vatandaşların söze -sanki bu ’Prof’la işbirliği yapmış gibi- “ne de olsa hepimiz Müslüman’ız” diye başladığını hatırlayınca Steiner’in sözlerini veya bu ülkenin çok renkli/kültürlü/dinli yapısının nasıl sistematik biçimde yok edildiğini hatırlıyorum… İşadamı Erol Aksoy’a ana haber bültenlerinden “Rum çocuğu” diye bağırıldığını; gazeteci Hrant Dink’in barış dışında hiçbir amaç için vurgulamadığı Ermeni kimliği yüzünden şehrin göbeğinde avlandığını; Trabzon’daki rahip cinayetlerini; Gökçeada halkının üzerine mahkumların salınmasıyla nasıl bir dehşet yaşadığını; Kurtlar Vadisi Filistin filmi pazarlamasının Yahudi kökenli yurttaşlara nasıl korku saldığını ve yaratıcılarının nasıl gerim gerim ortalıkta dolaştığını; her ne sebeple olursa olsun tutuklanan meslektaşlarının arkasından teneke çalan gazetecileri; yaşlı başlı paşaların, koskoca TSK’nın düştüğü durumdan zevklenenleri; sanık asker eşlerinin televizyonlara çıkıp gazeteciler için ’küçük beyinli’ dediğini falan düşününce bırakın iş dünyasını, bu ülkenin hiçbir yerinde ’duygusal okuryazarlık’tan bahsedilemeyeceğini, günün modasının faşistlik, şovenlik ve hem kadın hem de erkeklerin maçoluğu olduğunu görüyorum. İçimden geçen de -ne yazık ki- şu oluyor: Bravo sana Türkiye, kim tutar seni! Böyle ülkeye böyle iş dünyası çok bile..

Kim daha özgür?

İçişleri Bakanı Sayın Beşir Atalay’ın, “Türkiye, basın özgürlüğü açısından Amerika’dan daha ileri bir ülkedir” saptamasına ne yazık ki katılmıyorum. Türkiye’nin çok değerli bir basın kanunu olduğunu belirtmiş Atalay ve buna dayanarak da Türkiye’yi basın özgürlüğünde çok ileri bir noktaya koymuş sözlerinde. Belki hukuki alt yapı açısından söyledikleri doğru olabilir ama iş kanun yapmakla bitmiyor. İşin bir de uygulama boyutu var ki insanların vicdanları, zihinsel kapasiteleri, yasakçı zihniyetleri, intikam arzuları vs. tam da bu noktada devreye gidiyor. Zira kanun yazmak yetseydi yazılı kanunları olmayan İngiltere gibi örneği ne yapacaktık mesela? Şahsen ben FORBES Türkiye dergisinin genel yayın yönetmeni olarak Amerikan basınıyla ’nistepen’ içli dışlı çalışan gazetecilerden biriyim. Ve hem bilgiye ulaşma hem de bilgiyi kullanarak yorum ve analiz yapmak konusunda Amerikalı meslektaşlarıma çoğu zaman uzun uzun laf anlatmak, Türkiye’deki fiili durumun onların alışık olduğundan çok farklı olduğunu açıklamak zorunda kalıyorum. Üstelik çoğu zaman da bizi anlamıyor, anlayamıyorlar. ABD’de bu alandaki kanunların uygulanmasını ve kamuoyunun medyanın özgürlüğüyle ilgili algısını çok güzel özetlediğini düşündüğüm için şu örneği verebilirim:

Diyelim ABD’de gazetecinin yaptığı haber, yanlış ya da yalan çıktı. Bu durumda ne oluyor dersiniz? Gazeteciye hiçbir şey olmuyor. Çünkü bir yaptırım elde etmek için haberin hem yalan olduğunu hem de bunu yapan gazetecinin bunu bilerek, isteyerek, hesaplayarak ve kötü niyetle yaptığını kanıtlamanız gerekiyor. Yani gazeteciyi ya da medya kuruluşunu cezalandırmak, yayın durdurmak, tekzip yayınlatmak vs. için mutlaka ’kötü niyet’ ispatı gerekli. Peki Amerikan basınında Vahşi Batı kanunları mı geçerli o zaman? Ne münasebet! Mesleğin iç denetim süreçleri ve bilinçli bir kamuoyu sayesinde özensiz ya da yanlış haber/yorum/analizler medya kuruluşuyla gazetecilere öyle büyük itibar kaybediyor ki sistemin içinde barınmaya devam etmeleri mümkün olamıyor.

Yazar: Burçak Güven

Kaynak: http://www.isteinsan.com.tr

Yer işareti koy Kalıcı Bağlantı.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir