Rehberiniz-Hayatla sevişen adam…

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on Pinterest

isvemeslekdanismani.net ailesi olarak “Hayatla sevişen adam…” adlı yazımızın kişisel gelişiminize katkı sağlamasını umuyoruz
Hayatla sevişen adam…

Kimi yakışıklığından, kimi yazılarından, kimi siyasi tahlillerinden, kimi televizyon programlarından, kimi kadınlarla ilişkilerinden, kimi aldığı yüksek transferlerden söz eder. Ama herkes bir şekilde söz eder. Hedefe ulaşmak için, durmadan geçemeyeceğiniz bir durak gibidir Güneri Cıvaoğlu. Bu meslekte kısa deyişle, duayendir. Hiç yaşlanmayan bir duayen. Akranlarını sinir etme pahasına, her zaman dinamik, her zaman aktif, her zaman önde, her zaman söyleyecek bir şeyleri olan biri olmayı sürdürüyor. Bir de üstüne sempatisini ve çekiciliğini koyun. Gerisini buradan okuyun…

Ben hayatla sevişiyorum. Herkese de tavsiye ediyorum. Üç yolu var bunun: 1) Anı yaşamak. Hayattaki en önemli şeylerden biri bu, belki de en önemlisi. 2) İşler çok kötüye de gitse, “Bu da geçer” diyebilmek. Elinden geleni yapacaksın, ama elinden gelenden hiçbir halt olmuyorsa, o zaman da her şeyi akışına bırakacaksın. Hayatının en mutlu anını düşünüp, “Bu da geçer yahu!” deyip, gülümseyeceksin. 3) Zevk aldığın her şeyi yaşayacaksın. Tabii bütün etik kurallar içinde, kimseye zarar vermeden…

Kendinizi ilk hatırladığınızda neredesiniz?

– Babamın yanına uzanmışım. Babamın elinde Hürriyet Gazetesi var. Bana dünyanın dört bir tarafına gidip röportajlar yapan Hikmet Feridun Es’in bir yazısını okuyor. Bir eliyle gazeteyi tutuyor, bir eliyle de saçlarımı okşuyor ve şöyle fısıldıyor: “Bir gün

Nasıl bir aile sizinki?

– Şimdi moda herkesin ailesinde bir paşa var. Bizimki hakiki paşa! Babamın babası, Nadir Paşa. Doktor Paşa. Sarışın, yeşil gözlü hoş bir adammış. Çok çapkınmış. Babaannemi delirtirmiş. Emekli olduktan sonra Maçka’da bir ev alıp yerleşmişler. Civardaki her

İstanbullu bir aile mi?



Belli ki varlıklı bir aileymiş…



Neden?

– E devam mecburiyeti yoktu. Ben de babamın huyunu aldım, onun gibi 3 işte birden çalıştım. Bu alışkanlığım hálá sürüyor. Gazetecilik, televizyonculuk, dergicilik hepsini birden yaptım. O zamanlar TRT yeni kuruluyordu, sabah karanlığında 5’te gidip TRT’ni

Babanızdan farklı olarak siz üniversite tahsilini tamamladınız mı?

– Evet hukuku bitirdim. Gazetecilikte ilk yıllar sınavlara giremedim. Okul 8 senede bitti. Sonra da iktisat doktorası yapmak için Strasbourg’a gittim. Tamamlayamadım. Avukatlık ruhsatım var. Ama yapmıyorum. Eşim de hukuk mezunu. Eski Büyükelçi Faik Zihni

İlk günden beri gelecek vaat eden bir gazeteci miydiniz?



Peki, o dönem daha mı itibarlıydı gazetecilik?



GENEL YAYIN YÖNETMENLİĞİ GENÇ İŞİDİR

Ben genel yayın yönetmenliğinin genç adam işi olduğuna inanıyorum. 40 yaş üstü, 60 yaş altı gibi. Ama Ertuğrul’un (Özkök) durumu başka. O zaten Yayın CEO’su gibi, aslında resmen adı olmayan özel bir konumda. Zaten kendisi de anlatıyor. “Yayın yönetmenliğinin yüzde 50’si gazete yapmaksa, yüzde 50’si de başka sosyal sorumlukları üstlenmektir” diyor. O, başka işleri yaparken aynı zamanda da bazı resimleri değerlendiriyor, bazı başlıklara karar veriyor. Yani bir mutfak şefi gibi bütün lezzetleri o seçiyor…

SEN KENDİNİ VERİRSEN BU MESLEK DE SANA HER ŞEYİ VERİR

Akis Dergisi’nde işe kabul edilince, doğru Metin Toker’e götürdüler beni. Bir yaz sonu sıcağıydı. Toker tenisten gelmişti, üzerinde ipek bir gömlek ve tiril tiril bir pantolon vardı. Air conditionlu bir salon. “Sen” dedi “Nişanlı mısın, sözlü müsün, evli mi?” “Efendim, hiçbiri. Bekarım” dedim. “İyi iyi. Şimdilik bekar kal. Bu meslek insana her türlü olanağı verir ama sen de kendini ona verirsen” dedi. “Bunu yapabileceğini hissediyor musun?” “Evet” dedim. Böylece gazeteciliğe kaptırdım. Üniversiteyi ancak 8 senede bitirebildim. Ama daha 1. senenin sonunda “Yılın gazetecisi” ödülünü almıştım.

GAZETECİLİĞİN STANDARTLARINI YÜKSELTTİM

Gazetecilik hayatınızda “En sevdiğiniz dönem” diye tanımlayabileceğiniz bir dönem var mı?



Neden?



Ne gibi?

– Gazeteciliğin standartlarını yükselttim. Bir gazeteci, birilerini yemeğe davet edebilir. Bu gayet normaldir. Anormal olan, o parayı nasıl ödeyeceğini düşünmesi. Güneş öncesi, durum böyleydi. Hep şöyle bir anekdot anlatılır: Büyük ve saygın bir meslek bü

Şu anda tekrar yayın yönetmenliği söz konusu olsa, koşarak kaçar mısınız?



Özgürlüğümün elimden gider, “Uğraşamam” mı diyorsunuz?

– “Niye bugüne kadar kitap yazmadın?” sorusuyla paralel bu. O kadar okuyacak şey, görecek yer var ki, onlardan çalıyormuşum gibi geliyor. Genel yayın yönetmenliği, bir sürü ayrıntı demek. Kaprislerle uğraşmak demek. Çalışanların sorunlarıyla ilgilenmek de

Bu meslek için neler yaptığınıza inanıyorsunuz?

– 1) Gazeteciliğin standartlarını yükselttim. Ertuğrul ve Mehmet Yılmaz “Bizim sendikamız Güneri Cıvaoğlu’dur” der. 2) Yazılarıma hiç tekzip gelmedi. 3) Biri meczup, diğeri öyle sayılan 2 kişi hariç yazılarım, programlarım nedeniyle hiç mahkemeye verilmed

SERDAR TURGUT

Yıllar önceydi. Güneş’in Ankara bürosu. Serdar Turgut henüz muhabir. O “New York’tan geldi, ekonomi yapmış” dediler. Serdar’la özel ilgileniyordum. Fakat benden sonra gelen bir yönetim, “Bu, Güneri Cıvaoğlu’nun adamı” diyerek Serdar’ın işine son vermiş. O da bir yazısında benim hiç bilmediğim anekdotu anlattı. Onu atmışlar ama ben cebimden maaş vermeye devam etmişim. Üstelik ben de işsizdim o ara. Kelin merhemi gibi bir durum.

GÜLAY GÖKTÜRK

Bir davetteydik. Ali Kırca ile laflıyorduk. Gülay Göktürk yanıma geldi. “Beni hatırladınız mı? Ben…” dedi “12 Eylül’de aranıyordum. Polisler beni almaya geldi. Siz gazetenin başındaydınız, Hadi kaç” dediniz. “Ama her ay gel, maaşını al.” Hiç hatırlamıyorum, böyle demişim. Üstelik lafta kalmamış, bir süre maaşını almaya devam etmiş. O zamanlar ihtilal koşullarında gazetecilik çok zora girmişti.

KÖŞE YAZARLIĞI SEVDİĞİN BİRİYLE AYNI YATAĞI PAYLAŞMAK GİBİDİR

Köşe yazarı olmanın en zor tarafı her gün yazmak derdidir. Ama bu mesele karışıktır: Her gün yazmak, gerçekten derttir ama 3 gün yazmadığın zaman da, kurdeşen dökersin. Biri sana “Haftada 4 gün yeter, her gün yazma artık” derse de “O ne demek?” der ve karalar bağlarsın. Yani biz hem şikayet ederiz, hem de bu işi bayıla bayıla yaparız. Köşe yazarlığı, okuyucuyla devamlı birlikte yaşamaktır. Köşe yazarlığı sevdiğinle aynı yatağı paylaşmaktır…

KADIN DEDİĞİN RAVYOLİ DOLGUNLUĞUNDA OLMALI

Kadınlarla aranız hep iyi miydi?



İsteyip elde edemediğiniz bir kadın oldu mu?

– Çoook. Üstelik, isteyip başka, uğraşıp başka. Uğraşmak hiç olmadı hayatımda. Telefon dahi etmedim kimseye. Zaten erkek, kadını seçmez; kadın erkeği seçer. Erkek sadece seçilmek için konu mankeni gibidir…

Peki kadınlar neden seçiyor sizi?



Şaka yapıyorsunuz!

– Yoo. Daha çok genç yaştan bir kadına, kadınlığını hissettirdiğimi anladım. Ama içimden gelerek. Tavuskuşu gibi “Ben ben” de demem. Ama kadınlar beni seçiyor diye de bir şey yok…

Nasıl kadınlardan hoşlanırsınız?

– Ben gittiğim yerlerde, dostlarımda ve sevdiğim kadında “neşeli bir huzur” aradım hep. Bedeninin ölçülerinden daha önemlidir bu. Artık bu konularda konuşmamın sakıncalı olmadığı dönemdeyim. Kadınlar çok şikayetçi olsalar da hafif selülitli bir beden, kad

HİÇ KİMSENİN HANIMEFENDİSİNE DİL UZATMADIM

Birilerinin adamı gibi algılandığınız oldu mu?

– Yok hayır, algılanmadım. En yakın ilişkide olduğum Demirel’di. Tercüman’ın Genel Yayın Yönetmeni’yken, onunla her gün telefonda konuşurdum. Güneş’in Genel Yayın Yönetmeni olunca da konuşmaya devam ettim. Süleyman Bey’in yasaklı olması da durumu değiştir

FAVORİ MEKANLARI

İstanbul’da ilk adreslerim Loft ve ağabeyi Borsa ile Saray, Sultanahmet köftecileri. Neşeli huzur hissettiğim yerlerden biri de Mangerie. Sahibi Elif de öyledir. İnsana huzur verir. Mehmet Gürs’ün bütün mekanlarından özellikle de Mikla’da vardır o neşeli huzur. Sonra, Balıkçı teknesi Takanik. Ve Yeniköy’deki Swiss Restoran. Altında bir kavı var, orada şarap içer, müzik dinler ve sohbet ederiz. New York’a her gidişimde Trattoria del Arte’ye, Londra’ya gittiğim zaman da San Lorenzo’ya uğrarım. Paris’te Saint Germain’de her bar, her lokanta bana uyar…

EFSANE 1

BORNOZLA…

Her şey, bir tükenmez kalemle başladı. İsmail Cem’le çıkarmak istediğimiz gazetenin notlarını alıyoruz. Adı Güneş olacak, Bild tarzı bir gazete. Ama güler yüzlü bir gazete. Tiraj raporu bile gülen bir güneşle verilecek. “Taklit etmeyelim, direkt Bild’in sayfa sekreterlerinden birini getirtelim” dedik. Hoş bir hanım geldi. Toplantıda enerjisi hissediliyor. Ben önem veririm bu tür şeylere, kadın enerjisi olmalı. O çizdi gazeteyi. Gazete çıkana kadar 3 ay gün ışığı görmedik. Benim arkada bir odam vardı, penceresiz, küçük bir de banyosu vardı. Orada yatıp kalkıyorum. İşte o ilk günlerden birinde, yeni uykuya dalmıştım ki, yazı işleri müdürü merhum Teoman Orberk’le, Ender, bir baskı arızası problemi için sabahın ilk saatlerinde geldiler. Üzerime bir ropdöşambr aldım, içeri çalışma odama geçtim. Bu kadar. Sonraları, yazı işlerini toplantısına bornozla indiğim yolunda bir söylentiye kadar uzanan öykünün aslı budur…

EFSANE 2

ISTAKOZ YARIŞTIRIRDI

Milliyet’ten Çetin Altan’ı transfer etmiştik. Hep beraber Altınyunus’tayız. Rakı içiyoruz. Çetin Altan dedi ki, “Ya Güneri, bir hastalığın var mı senin?” “Yok” dedim. “O zaman uydur. Kanserim-manserim var de.” “Niye?” dedim. “Ulan” dedi. “40 yaşına gelmeden gazete sahibi oldun. Bu yaşta en çok satan gazetenin ortağısın. İnsanın parası olur gazete yapar ama kalemi olmaz. Senin kalemin de var, yazıyorsun. Görgün var. Elin ayağın düzgün. İyi bir eşin, ailen var. Kadınlar tarafından beğeniliyorsun, spor yapıyorsun, teknen var. Sana bakan illet olur. Yaşatmazlar seni bu Babıali’de. Bari bir hastalık filan icat edelim de canım iyi has da adam hasta desinler, seni rahat bıraksınlar” dedi. “Ne diyecekler ki? Hırsız diyemezler. Gay diyecek halleri de yok” cevabını verdim. “Küçümseme onları. Bana da hem sosyalist, hem viski içiyor, olur mu hiç diye takmışlardı. Çok çektim o laflardan” dedi. “Bulurlar bir şeyler” diye ekledi. Ve masadaki ıstakozu gösterdi, “Mesela buna takarlar”, “Nesine takacaklar ki?” dedim. “Ne bileyim. Bulurlar bir şey” diye uyardı. Güldük geçtik. O gün o masada oturan biri, bunu başka birine anlatıyor, o da başka birine. Ve gerçekten de hakkımda “Istakoz yarıştırır, kaybedeni de yer!” lafı çıkıyor. Ama ben severim böyle matrak şeyleri. Soranları hiç bozmuyordum, “Karidesleri de üstlerine koyuyorum ki, onlar da ıstakozlara süvarilik etsinler” diyordum.

EFSANE 3

İTHAL DİYET DONDURMA

O hikaye de şu: Tansiyon nedeniyle diyet yaptığım bir dönemdi. Show TV’nin Genel Müdürü’ydüm. Yeniköy’de ithal diyet dondurma satan bir yer vardı, ben de oradan dondurma aldırıyorum. “Yurtdışından diyet dondurma getirtiyor” lafı çıktı. Hatta, kulüp başkanlarından biri ziyarete geldi. “Bu senin dondurmadan değil mi? Özel getirttiğinden” dedi. Pek güzel bulduğunu söyledi. İnsanlar inanmak istedikleri şeylere inanıyorlar.

EFSANE 4

KADINLARLA ARASI…

Yoo, sanıldığı gibi değil. Ama öyle algılanıyorum. Bu da iyi mi kötü mü bilmiyorum. Çünkü genellikle imaj, insanı esir alıyor. Ben de bakıyorum kendime: Düşünüyorum, 2-3 iş yapıyorum gün boyu, hatta gece de çalışıyorum, bir çizgim var, ilkelerim var, ama kadınlarla arası fazlasıyla iyi olan, hedonist biri gibi algılandığım da oluyor. Oysa, ben hayatı memelerinden emip sömüren bir adam değilim, hayatı yanağından öpen bir insanım. Hedonizm ile iyi yaşamak birbirinden farklıdır. Ben kaliteli yaşamaya gayret ediyorum.

EFSANE 5

YÜKSEK ÜCRET VE TRANSFER

Zaman zaman gerçekten en yüksek olanaklarla ödüllendirildim. Hálá kullandığım 28 yıllık yaşlı Jaguarım gazeteyi birinci yaptığım için bana patronlar tarafından hediye edildi mesela. Evimi de öyle aldım. Daima yüksek ücretler aldığım doğrudur. Üstelik patronlar da bilirler ki, son kuruşuna kadar vergileri ödenmiş ücretler aldım. Yüksek maaşlarda vergi, kimi patronları rahatsız edecek kadar ağır geliyordu ama bu çizgiden hiç çıkmadım. Ancak bunlar sadece açılan bir kapıdır. Benden sonraki kuşaklarda o olanakları çok kez katlayan, çok daha büyük rakamlara ulaşan meslektaşlarım oldu ve oluyor. Dünyada da bu böyle.

YA JACK NICHOLSON’A BİR ŞEY OLURSA

Pek çok insan sizi Jack Nicholson’a benzetiyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

– Paris’te yürüyüş yapıyordum. Eşofman tişört var üzerimde. Biraz da kilolu olduğum bir dönem. Öyle sallapati dolaşıyorum. Arkamdan bir kadın İngilizce sesleniyor: “Affedersiniz, affedersiniz…” Durdum. Biraz mahcup, biraz heyecanlı “İsminiz ne?” dedi. B

Yazar: Ayşe Arman

Kaynak: http://www.hurriyet.com.tr

Yer işareti koy permalink.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>