Rehberiniz-Gülben ergen’in selülitleri

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on Pinterest

isvemeslekdanismani.net ailesi olarak “Gülben ergen’in selülitleri” adlı yazımızın kişisel gelişiminize katkı sağlamasını umuyoruz
Gülben ergen’in selülitleri

GÜLBEN ERGENİN SELÜLİTLERİ

CAN DÜNDAR

GAZETEM.NET

Büyük kentlerin iş merkezlerinde öğle saatlerinde ellerinde birkaç yağsız bisküit veya bir küçük havuç parçasıyla bürolarına koştururken görüyorsunuz onları…

Asla doyasıya yemiyorlar; ama hep doyasıya yemeyi düşünerek geçiriyorlar günlerini…

Ziyafetler rüyalarını süslüyor.

Baskülleriyle aralarında bir aşk ve nefret ilişkisi var:

Her gün tartı cihazına biraz merak, biraz endişeyle çıkıp onun ibresinde görünen rakama göre günlerini iyi ya da kötü geçiriyorlar.

Baskül, giderek yaşamlarının korkulu sınav tahtasına dönüşüyor.

Hep özlemle baktıkları kotlarına bir türlü sığmayan bedenlerine kızıyor, onu cezalandırmak için daracık korselere hapsediyorlar.

İncelme çabalarına vitrin olan siyah taytlarıyla boyuna çizgili elbiselerinden vazgeçemiyorlar.

“Şişman” sözcüğünden iğrendikleri gibi, artık “toplu”, “balık eti”, “etine dolgun” gibi kibarlaştırılmış şişmanlık imalarından da nefret ediyorlar.

Yaşamları bir irade savaşıyla geçiyor.

Kalori çizelgeleri, diyet zindanının parmaklıklarına dönüşüyor zamanla…

Nefis bir akşam yemeğinin peşisıra sofraya ağızlara layık bir tatlı geldi mi topluyor, çarpıyor, bölüyor, sonra sabahki baskül puanına göre ya “Bunu hak ettim” deyip birkaç kaşık alıyor ya da midelerine taş basıp garsona “Bana bir elma soyup getirin lütfen” diyorlar.

İnceliyorlar.

* * *

Zaman zaman kızıyorsunuz onlara…

Çantalarında bir şiir kitabı yerine “3 Ayda 15 kilo Verme Yolları” başlıklı broşürler gezdirmelerinden sıkılıyorsunuz.

Damak zevklerini ve içgüdülerini, dış görünüşleriyle sağlık kaygılarına feda etmelerini anlayamıyorsunuz.

Kafalarının içinde beyin yerine diyet reçeteleri taşıdığı için kürdan gibi kalmayı başarmış şöhretlere özenmelerini, her fırsatta “Kaç kilo verdim”, “Nasıl görünüyorum” muhabbeti yapmalarını iç bayıcı buluyorsunuz.

Lakin bir yandan da, çoğunluğun heybetli basenine inat iştahla tencere kaşıkladığı bir toplumda, mutfaktan yayılan bunca dayanılmaz kokuya karşı verdikleri irade savaşına ve kendi vücutlarına gösterdikleri özene saygı duyuyorsunuz.

Yemek sonlarında leziz bir ayva tatlısıyla perhizine nispet yapmak yerine “Peki ben de bir elma yiyeyim bari” diyesiniz geliyor.

* * *

Afrika’da boyunlarında kocaman halkalarla yaşayan kadınların öyküsünü Coşkun Aral’ın “Haberci”sinde izlemiştim:

Afrika kadını, hem inançları uğruna, hem de kendisini güzelleştirdiğine inandığı için, bu dev halkaları çok küçük yaşta geçirirmiş boynuna…

Genç kızlar büyüdükçe halkalar boyundan çıkmaz olur, zamanla çeneyle omuz arasında bir baskı aracına dönüşür ve boyunda uzama yaparmış.

Yıllar yılı çile çekerek boyunlarında gezdirdikleri bu halkalar sayesinde o upuzun boyunlarıyla ortaya çıktıklarında hem hayranlık, hem sevgi uyandırırlarmış çevrede…

Siyah kadını halka halka boğazlayan bu gönüllü esaretin tek tesellisi o hayranlık duygusuymuş.

Ya günün birinde, kabileden bir kadın bu esaretten sıkılıp halkaları kesip çıkarmak isterse…?

İşte işin asıl trajik yanı oymuş:

Çünkü halkalar çıkarıldığı anda, ömür boyu onlarla yaşamaya alışkın boyun kemikleri, kafanın ağırlığını taşıyamaz ve kırılırlarmış.

Ve Afrikalı kadına güzellik karşısında tek bir seçenek kalırmış:

Ölüm…

Ya güzellik, ya ölüm…!

* * *

Geçen hafta bir televole programında sergilendi Gülben Ergen’in selülitleri…

Uyanık bir kameraman, onu -hem de kendi programında- gafil avlamış, objektifiyle eteğinin yırtmacından süzülerek derinlere zoom yapmış ve orada derinin nasıl kendini koyverip kat kat olduğunu ayrıntılarıyla görüntülemişti.

“Yukarı”daki zindelikle taban tabana zıt bir enkazdı aşağıdaki baldırlar…

Muhteşem bir sarayın bakımsız bodrum katı gibi bir baskında ansızın, çırılçıplak sergilenmişlerdi.

Ve ekranda Gülben, o selülitleri nasıl uzun mücadeleler sonucu yendiğini anlatıyordu, sözlerini tekzip edecek görüntülerin çoktan çekildiğini fark etmeden…

Hayatlarını “Ya güzellik ya ölüm” kıskacına hapsedenler, kendilerini vareden ekranın kendilerini yok etme hakkını da peşinen tanımış oluyordu belki…

Birkaç saniyelik görüntünün, boyunlarında ömür boyu taşıdıkları cazibe halkalarını insafsızca kesip atıverme ve onca emekle inşa ettikleri imajlarını canlı yayında gömme ihtimalini de baştan kabulleniyorlardı.

Yine de imaj endüstrisinin kendi yarattığı bir starı, en ufak defosunu gördüğü anda “Güzellik yoksa ölüm” diyerek ekran karşısında recmetmesini de hazmetmek zordu.

Gülben’in selülit teşhiri sahnesinde bu türden bir infaz havası sezdim ve -bütün perhiz tutsakları adına- kanalı değiştirdim.

Yer işareti koy Kalıcı Bağlantı.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir