Rehberiniz-Farkına varmadan adapte oluyoruz

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on Pinterest

isvemeslekdanismani.net ailesi olarak “Farkına varmadan adapte oluyoruz” adlı yazımızın kişisel gelişiminize katkı sağlamasını umuyoruz
Farkına varmadan adapte oluyoruz

İnsanın adaptasyon gücü inanılmaz. Çünkü hem fiziksel hem de duygusal değişkenlere adapte olma işleviyle donatılmış durumdayız. Hepimiz adaptif becerilerle donanmış durumdayız ve günlük yaşantımız içerisinde, farkına varmaksızın, defalarca adapte oluyoruz…

FİZİKSEL ADAPTASYON& HEDONİK ADAPTASYON

Geçtiğimiz haftalarda sizleri, birçoğumuzun ısrarla kabul etmek istemediği irrasyonel tarafımızla yüzleşmeye davet etmiş; sanılanın aksine, akıldışının beklenmedik bir cazibesi olabildiğini vurgulamıştık. Geleneksel yaklaşımın genelde yok saydığı bu yönümüze dair farkındalık kazanmak ve bu farkındalıktan yararlanmak üzere, davranışçı ekol perspektifinden, yaşantımıza dair bazı örnekleri ele almıştık. Bugün de adaptasyon üzerine konuşarak devam edeceğiz.

Adaptasyon, yani, organizmanın yaşadığı ortama uyum sağlayabilmesi, hayatta kalabilmek ve işlevsel olabilmek için kritik önem taşıyor. Neyse ki, insanoğlu, epey gelişmiş bir adaptasyon becerisine sahip. Bahsettiğimiz, yalnızca büyük değişimler karşısında, değişen hayata uyum sağlayabilmek değil. Hepimiz adaptif becerilerle donanmış durumdayız ve günlük yaşantımız içerisinde, farkına varmaksızın, defalarca adapte oluyoruz. Bu, özellikle, fiziksel adaptasyon için geçerli. Gün boyunca deneyimlediğimiz, hızla değişebilen, çok çeşitli duyusal uyaranları bir düşünün. Gördüğümüz, duyduğumuz, hissettiğimiz, kokusunu aldığımız ve (diğerlerine nazaran daha az olsa da) tattığımız bunca uyarana adapte olabilme becerimiz gerçekten fevkalade. Örneğin, zifiri karanlık bir iç mekândan, öğle güneşiyle aydınlanan dış mekâna çıktığımızı düşünün. İlk başta gözlerimizi tam olarak açmakta zorlanırız, ama hızla bu yeni ortama tamamen alışır, hatta ışığın ne denli kuvvetli olduğunu unuturuz. Benzer şekilde, apaydınlık bir ortamdan, kapkaranlık bir ortama geçişte de bir adaptasyon süreci yaşar ve sonunda adapte oluruz. Bu, bize fiziksel adaptasyon ile ilgili iki şey söylüyor: İlki, birbirinden taban tabana farklı fiziksel ortamlar ile baş edebilme becerimiz var.

İkincisi, bu denli farklı fiziksel ortamlar arası geçişlerde, değişime hızla, üstelik pek çok kez bayağı bir biçimde uyum sağlayabiliriz. Karşılaştığımız bir uyaran, ilk anda çok fark ediliyor; ancak, zamanla giderek daha az dikkat çekiyor; sonra ise, bir noktada, tamamen adapte olunuyor ve neredeyse farkına bile varılmıyor. Mesele şu ki, etrafımızda olup bitenleri gözlemlemek ve anlamak için sınırlı dikkat kapasitemiz var ve adaptasyon, bizim bu sınırlı dikkat kapasitemizi, tehlike veya fırsat anlamına gelen değişimlere yönlendirmemizi sağlayan bir filtre vazifesi görüyor. Her an gerçekleşen milyonlarca şeyden önemli olanlarını fark etmemize, önemsiz olanlarını ise yok saymamıza olanak tanıyor. Mesela, havada son beş saattir aynı koku varsa adapte olur ve unuturuz, ama eğer birden gaz kokusu çıkarsa hemen farkına varır ve harekete geçeriz.

Duyusal uyaranlara bağlı adaptasyon dışında, bir de hedonik adaptasyon var. Hedonik adaptasyon, bizim, haz veya acı verici deneyimlere dayanarak nasıl tepki verdiğimizle ilgili. Bu, özel, sosyal veya iş yaşamımızda gerçekleşebilecek her tür değişime ilişkin olabildiği gibi, aşırı haz veya aşırı acı verebilen sınır deneyimler için de geçerli. Aşırı fiziksel acıya yol açan deneyimleri olan kişilerle yapılan çalışmalar, enteresan bulgular ortaya koyuyor. Yazının geri kalanında, bu deneyimler boyunca ve sonrasında gelişen adaptasyon sürecinden bahsedeceğiz. Dan Ariely ve Hanan Frenk’in deneyinden hareketle başlayalım. Her ikisi de fazlasıyla acı verici deneyimler atlatmış olan araştırmacılar, geçmişte ciddi yaralanmaları olmuş kırk kişiyi incelediler; tüm katılımcıların deneyimi, deneyden ortalama on beş yıl önce gerçekleşmişti.

Katılımcılardan, ellerini, önce biri, sonra diğeri olmak üzere, 48 derece sıcaklığındaki suya sokmaları istendi. Suyun sıcaklığı, acı hissi vermeye başladığı zaman belirtmeleri ve acı dayanılmaz olduğu an ellerini çekmeleri söylendi ve böylece, her bir katılımcı için acı eşiği ve acı toleransı ölçüldü. Sonrasında, trajik deneyimlerine dair bilgi alınan katılımcılar, yaşadıkları deneyimin ciddiyetine göre, biri orta (A), diğeri ağır (B) seviye olmak üzere iki grupta düşünülerek değerlendirildiler. Bu kıyaslama ile geçmişte yaşanan acının seviyesinin, yıllar sonra, bireylerin acı deneyimlerini etkileyip etkilemediği incelendi; sonuçlar çarpıcı: A grubundakilerin acı eşiği yaklaşık 4,5 saniyeyken, B grubundakilerinki 10 saniye. İlk gruptakilerin acı toleransı 27 saniyeyeyken, B grubundakilerinki 58 saniye. Yani, geçmişte daha ciddi acı deneyimleri olanların acı eşiği ve toleransı iki kat fazla.

Araştırmacılar, geçmişte katlanılan yoğun acının, uzun vadede, kişinin daha sonraki acı deneyimlerini, acı eşiğini ve toleransını değiştirdiği kanaatinde, daha çok acıya katlanma gücünü artırması rasyonel mi? Hayır; akıldışı, ama cazip.

Bu deneye dair çok önemli bir bilgi: Katılımcıların hiçbiri kötü seyir izleyen, kronik bir hastalıktan muzdarip değil. Tümünün acıyla ilişkili deneyimi, bir nevi yaralanma sonucu gerçekleşmiş. Dolayısıyla, acı ile giderek kötülemek arasında bir bağlantı kurulmamış. Ariely’e göre, böyle bir negatif bağlantının bulunmaması, acıya yaklaşımı belirleyen çok önemli bir etken. Haftaya hedonik adaptasyona dair gündelik konularla devam.

Kaynaklar: Dan Ariely (2011). Akıldışının Mantığı. Optimist Yayınları. Dan Ariely (2010). Akıldışı ama Öngörülebilir. Optimist Yayınları

Yazar: Emre Konuk

Kaynak: http://www.isteinsan.com.tr

Yer işareti koy Kalıcı Bağlantı.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir