Rehberiniz-Ego şişmanladıkça ekip ruhu zayıflıyor

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on Pinterest


iyimeslek.com ailesi olarak “Ego ÅŸiÅŸmanladıkça ekip ruhu zayıflıyor” adlı yazımızın kiÅŸisel geliÅŸiminize katkı saÄŸlamasını umuyoruz
Ego şişmanladıkça ekip ruhu zayıflıyor

Ekip ruhuna verilen deÄŸer istikrarlı bir ÅŸekilde artış gösterse de ekip ruhunu yakalayabilmek giderek zorlaşıyor. Her baÅŸarıda ÅŸiÅŸen egoları yüzünden gerçek deÄŸerlerini göremeyen grup üyeleri ekip çalışmasını sabote ediyor…

ŞİŞMAN EGOLARIMIZ VE GERÇEK DEĞERİMİZ

Yöneticiler en çok birlikte çalıştıkları insanlardan ’ekip’ yaratmayı baÅŸaramadıklarından ÅŸikâyet eder. Ekip içi çatışmaları, rekabeti, birbirlerinin altını oyma alışkanlığını, kavga etmeden tartışmalarını saÄŸlamayı bir türlü baÅŸaramadıklarından yakındıklarına o kadar çok ÅŸahit oldum ki… Ä°ki kiÅŸinin bir araya geldiÄŸi her durumda bir ego savaşı, ’senin dediÄŸin – benim düdüğüm’ çatışması ya alttan alta ya da açıkça yaÅŸanır gerçekten. Hele de iÅŸin içine üçüncü biri girdi mi dinamik daha da karmaşık hale gelir. Zira üçgenler tehlikelidir ne de olsa… İç açımları toplamı 180 derece olan ya da Bermuda’daki deÄŸil insan üçgenlerinden bahsediyorum tabii… ÖrneÄŸin iÅŸiniz gereÄŸi, bir kiÅŸiyi aÅŸan sayıda insanı (buna “ekip” de diyebiliriz) yönetiyorsanız başınız kesin belada demektir. Diyelim ki iki kiÅŸi size baÄŸlı çalışıyor. İçlerinden biri, er ya da geç mutlaka geriye kalan iki kiÅŸiyi (biri siz olmak üzere) yanına çekmeye çalışacak ve ’öteki’ne karşı bir kumpas içine girecektir.

Ekip elemanlarının sayısı çoÄŸaldıkça hem ihtimaller hem de kumpas sayıları artacaktır. Gruplar arasındaki çatışma derinleÅŸecek, daha fazla sayıda taraf iÅŸin içine gireceÄŸi için oynanan oyunlar iyice karmaşık ve çözülmesi güç düğümler oluÅŸturacaktır. Siz ne kadar uyum içinde çalışan, ’bir grup insan’ olmayı geride bırakarak ’takım’ mertebesine ulaÅŸmış olgun insanlarla çalıştığınızı düşünürseniz düşünün, arkanızı döndüğünüzde baÅŸka ÅŸeyler olacaktır. Ekibin içinde klikler, birbiriyle açıkça ya da gizli yöntemlerle savaÅŸan/çatışan/rekabet eden/nefret dolu gruplar olacaktır. Ä°nsanoÄŸlunun bu eÄŸilimini hemen her ÅŸeye uygulayabilirsiniz. Ä°ÅŸin dışına çıktığınızda da gruplaÅŸmayı, yandaÅŸ edinme halini, gruplar kurup ’ötekine’ saldırma ritüelini her yerde görebilirsiniz. Bu alanda ayaklarımızın altında dolaÅŸan karıncalardan bile öğreneceÄŸimiz çok ÅŸey var… 130 milyon yaşındaki karıncalardan… Bugün bilimde ’homosapien’ olarak adlandırılan insanın ilk atası ’homo’nun 2 milyon yıl önce ortaya çıktığı, bu sürenin yalnızca dörtte biri kadar zaman önce ’sapien’ ekini hak ettiÄŸi ve ’medeniyet denilen dört diÅŸi kalmış canavar’ın ise sadece 20 milyon yıldan ibaret olduÄŸu düşünülürse karıncaların bize göre epey ’olgun’ sayılabilecekleri kesin.

Karıncalar hakkında ÅŸaÅŸkınlık verici ÅŸeyler var: Tüm dünyadaki böcek türlerinin yüzde 25’ini oluÅŸturuyorlar; toplamda, dünyadaki insanların tümünün ağırlığından daha fazla çekiyorlar; toprağı havalandırarak, bazı bölgelerde tohumları yüzeye taşıyacak vs. insanoÄŸluna destek oluyorlar. Tüm bunları kitaplarıyla iki kez Pulitzer kazanmış, “2. Darwin” lakaplı Harvardlı E. O. Wilson’dan okumuÅŸtum. 81 yaşındaki bilim adamının uzmanlığı karıncalar, üstelik en büyük ilgisi sosyo-biyoloji (topluluk biyolojisi ve evrim teorisini geniÅŸleterek sosyal organizasyonları anlamaya çalışmak olarak tanımlıyor kendisi). Yani karıncaların içinde, üç karıncadan oluÅŸan mini üçgenlerden baÅŸlayarak koca kolonilerin davranışlarına ve hatta bunların diÄŸer kolonilerle ’rekabet’ine odaklanıyor. Wilson’a göre bunlarla insanlar arasında müthiÅŸ bir paralellilik var. Çünkü dünya üzerindeki 20 kadar tür (hepsi karınca ve arı türlerinden oluÅŸuyor), tıpkı insanlar gibi karmaşık medeniyetler kurarak yaÅŸamayı seçiyor. Ve Wilson’a göre bunları incelemek ve anlamak, insanlar hakkında da önemli ipuçları veriyor.

Bazı karıncalar mesela midelerini doldurup kolonilerindeki açlara yiyecek taşıyarak bir tür hayırsever davranışı gösteriyorlarsa da aralarında gruplaşarak birbirlerine veya diğer kolonilere karşı savaşmak istiyorlar. Bu savaşlar da müthiş kanlı geçiyor ve taraflardan biri yok olana kadar devam ediyor. Çünkü karıncalar kesin suretle egemenlik istiyor, bunu sağlamak için de çoğalan bir nüfusla sürekli artış gösteren bir verimliliğin esas olduğunu içgüdüsel olarak biliyorlar. Tanıdık geldi mi? Evlenen çiftlere üç çocuk yapmalarını şiddetle tavsiye eden Başbakan ve verimlilik artışı konusunda hiç doymayan patronlar sanırım durumu iyi anlatıyor. Karınca kolonilerindeki uzmanlaşma eğilimi de tanıdık gelecek. Neredeyse her koloninin mezarlık isçileri var. Bunlar koloninin dış kenarlarında yaşayarak ölenlerin etrafa hastalık yaymadan ortadan kaldırılması işini üstleniyorlar. Dünya üzerindeki ağırlıkları insanınkinden fazla olan bu minik ama önemli yaratıkların 22 bin ayrı türü olduğu sanılıyor. Bunların sadece yarısı kadarı sınıflandırılabilmiş durumda. Dünya üzerinde 1.8 milyon canlı organizma olduğu ve bunun da ancak 90 bin kadarının sınıflandırıldığını ifade ediyor bilim adamları.

Pek çok canlı türünün, insanoÄŸlunun yaptıkları yüzünden büyük bir hızla yok olduÄŸu düşünülürse elimizi epey çabuk tutmamız gerektiÄŸi ortaya çıkıyor. Ä°ÅŸin ilginç yanı, yok olan her canlı türü tabiatın dengesine ve dünyaya büyük zarar verirken, bilim adamları diyor ki, “bu yıkımdan sorumlu olan insanoÄŸlu bir anda ortadan kalksa -neredeyse- hiçbir deÄŸiÅŸiklik olmayacak!” Ä°nsan bedenini sömürerek yaÅŸayan kafa ve vücut bitlerinin üç türünün devamı tehlikeye girecek ki bunların, goriller üzerinde yaÅŸamlarına devam etme ÅŸansları da oldukça yüksek. Yani denizlerde, uzayda falan en ufak bir varlığımız yokken dünyanın her yerine büyük zarar veriyoruz. 2050’den önce dünya nüfusu 9 milyarı bulacak. En iyimser tahminlerle bile bu düzeyde fosil yakıt tüketimimiz devam ederse verimli topraklar, dünyadaki canlı türleri, temiz su kaynakları tükenecek hava sıcaklıkları müthiÅŸ biçimde artacak. Sonsuz olduÄŸunu sandığımız ve yaÅŸamamız için gerekli olan her ÅŸey tükenecekken biz kendi küçük evrenlerimizde krallıklar peÅŸinde koÅŸmakla, ittifaklar kurup birbirimizi yemekle meÅŸgulüz. Oysa dünya üzerindeki bu anlamsız mücadelemizin en çok sahne bulduÄŸu alan olan iÅŸ dünyasındaki rolümüzü/unvanlarımızı/yetkimizi (ve dolayısıyla kendimizi) bu kadar önemsememizin saçmalığı, rakamlar karşısında nasıl da kabak gibi açığa çıkıyor…

Birkaç yıl önce Singapur’da gerçekleÅŸen FORBES CEO konferansında tanıştığım bir kadın, bu hissimi çok kuvvetlendiren ÅŸeyler söylemiÅŸti. KonuÅŸmasının ardından uzaya giden ilk iÅŸkadınlarından biri olan bu hanıma, dinleyicilerden biri “uzaya gitmek size ne öğretti” diye sorduÄŸunda bir süre düşündükten sonra ÅŸu cevabı vermiÅŸti: “Dünyaya o mesafeden bakınca problemlerimin ne kadar saçma, kendimin de aslında ne kadar küçük olduÄŸunu fark ettim!” Konu aslında bu kadar basit iÅŸte…

Yazar: Burçak Güven

Kaynak: http://www.isteinsan.com.tr

Yer işareti koy Kalıcı Bağlantı.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir