Rehberiniz-Çok çocuklu olmak ‘ayıptır’!…

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on Pinterest

isvemeslekdanismani.net ailesi olarak “Çok çocuklu olmak ‘ayıptır’!…” adlı yazımızın kişisel gelişiminize katkı sağlamasını umuyoruz
Çok çocuklu olmak ‘ayıptır’!…

Yoksul bir çiftçi ailesinin altıncı çocuğu olarak dünyaya gelmişti. Annesi onunla birlikte 10 çocuk getirmişti dünyaya. Ancak bir çifti ikiz olmak üzere üçü, doğum sonrası ölmüş, geriye üçü kız dördü oğlan yedi çocuk kalmıştı. Bir dağ köyüydü yaşadıkları yer.

Çocukluğu orada geçmişti. En büyük ağabeylerini dedesi okutmak üzere yanına almıştı. Yaz aylarında tatil için köye geldiğinde abi, babasıyla takışırdı. Bu kadar çocuk yapmaya ne gerek vardı, diye. Abi, şehirde az çocuklu olmanın bir uygarlık ölçütü olduğunu görmüştü. Ailesindeki sefaletin asıl nedeninin de çok çocukluluk olduğunu görebiliyordu. Yani haklıydı yakınmakta. Haklıydı ama evin en küçükleri bu yakınmayı hep üzerlerine alınıyorlardı. Sahi ya, kendilerine ne gerek vardı? Neden doğmuşlardı?! Aileyi boşuna zora sokmuşlardı. En küçüğü daha küçüktü ama o içerliyordu söylenenlere…

Bu ailede hiç doğum günü kutlanmıyordu. Zaten kutlanması da tuhaf olurdu. Her seferinde yoksulluk ve sefaletin en önemli nedeni olarak gösterilen çok çocukluluk evin içinde eleştirilip tartışmalar çıkıyorken, bir de doğum günü kutlanması olacak iş miydi? Doğum günü kutlansaydı her ay bir doğum günü kutlaması gerekirdi. Doğumu da ilginçti. Annesi ona hamileyken, onu aldırmayı düşünmüş, bunun için doktora gitmişti. Oradaki hemşire nasıl anlamışsa, çocuğun erkek olduğunu, aldırırsa yazık olacağını söylemiş, eklemişti: “Köy yerinde bir çocuğun fazla olsa ne yazar hanım! Ben şehirde altı çocuk büyütüyorum. Aldırma bu çocuğu…”

Hemşire kadının sözüne uymuştu annesi. Sahiden de köy yerinde erkek çocuğa gereksinim oluyordu. Kız çocuğu yarın evlenip gidecekti. Erkek çocuğu öyle mi? Odun kıracak, kar yağınca evin damını süpürecek, köydeki düşmanlara gözdağı verecek, tarla sürecek eve ekmek getirecekti. Bunlar az şey miydi? Çocuğu aldırmaktan vazgeçti. Doğuma karar verildi. Doğuma kolay karar verilmemişti ya, doğumun kendisi de hiç kolay olmamıştı. Köy yerinde ebe yoktu. Köyün yaşlı kadınları çocuğu bir türlü doğurtamamışlardı. Baba da iş uzun sürünce telaşlandı. Önceki doğumların hiçbiri bu kadar uzun sürmemişti. Bu işte bir iş vardı. Karısının beti benzi solmuştu. Üstelik kanama başlamıştı.

O zamanlar köylerde telefon da elektrik de yoktu. Yakın sayılabilecek komşu köyde bir ebe olduğunu duymuşlardı. Onu almak üzere, traktöre atlayıp gitti baba. Bir süre sonra da ebeyle geldi. Ebenin gelişiyle doğum gerçekleşti. Dünyaya gelir gelmez ağladı. Belli ki annesinin sıcak karnından ayrılmak zor gelmişti ona. Ebe doğurduktan sonra gitti.

Ancak çocuğunun ağlaması bitmedi. Sanki o sıcak karna geri gitmek istiyordu. Üç gün üst üste ağladı. Ebe bir şekilde bulunmuştu ama doktor ne gezerdi. Bu köy kuş uçmaz kervan geçmez bir yerdeydi. İşin ilginç yanı çocuğun dünyaya geldiği gün tam da Dünya Tıp Bayramı’ydı. Doktorlar o doğduğu gün bayram ediyorken, o ve ailesi bir doktora hasret, sesini yükseltmiş çaresizlikle ağlıyorlardı.

Üç günlük bebeğe penisilin

Baba daha fazla dayanamadı. Düşündü taşındı ve dedi ki, “Çare kalmadı…” Evde duran penisilinlerden birini hazırladı. Penisilinin test yapılmadan oluşacak ölüm riskine aldırmadan üç günlük bebeğe iğneyi dayadı. Bu saatten sonra karar bebeğindi.

Ya penisiline dayanamayıp kendisinden önceki üç kardeşi gibi gidecekti, ya da kendine gelecekti. Tam o sırada kapıdan eli çantalı gözlüklü takım elbiseli bir adam girdi. Adamı tanımayan komşu kadınlar, “Aha,” dediler. “Doktor geldi”. Herkes kapıya yöneldi. Baba da gelen adama baktı. Tanıdı. Gelen doktor değil, yeni doğan çocuğun dayısıydı.

Herkes bir anda çocuğu unutup kapıya yöneldiği için, geç fark edildi. Çocuk şak diye ağlamayı kesmişti. Gözlerini anne sütüne dikmişti. Herkes nasıl sevinmişti. Baba, kapıdan giren çocuğun dayısının adını ona taktı. Bebek, iğnenin etkisiyle mi sustu, dayısının geldiğini mi hissetti bilinmez ama ağlamayı kesmiş, sakinleşmişti.

Büyüdüğü süre içinde hep ağabeylerinin giysilerini giydi. Evlerinde iki oda vardı. Bir odada ablaları, öteki odanın bir yatağında anne babası, diğer bir yatağında küçük kardeşiyle kendisi yatıyordu. Kimi geceler anne babasının sevişme seslerini duyuyordu. Çocuktu. Ne olduğunu anlamıyordu henüz ama o tür geceleri sonraları bilinçaltında duran bir kâbus gibi hep anımsayacaktı. Okurken cebinde harçlığı hiç olmadı. Okul kantininde hep başkalarının yediğine içtiğine bakmak zorunda kaldı. Yoksullara yardım için doktor olmak istiyordu. Tıp fakültesini dershaneye gitmeden kazandı. Gece çalışıp gündüz okudu. İşe girer girmez ailesine para göndermeye başladı. Sosyal hayatı neredeyse hiç olmadı.

Günler böylece geçip gitti. Doktor oldu. Çalışmaya başladı. Derken 30 yaşına bastı. Saçlarına aklar düşmüştü. Çalıştığı hastanedeki arkadaşları ona sürpriz doğum günü kutlaması yaptılar. Pastadaki mumları üflerken utandı. Arkadaşları onu kutlarken o bu yaşadıklarını anımsamıştı. Hayatının ilk doğum günü kutlamasıydı. Geçen yıllar ona bir şey öğretmişti. Bir cümle hep aklındaydı. Yoksul ve çok çocuklu bir ailede doğmuş olmak kutlanamazdı, çünkü ayıptı…

Yazar: Coşkun ONGUN

Kaynak: http://RADİKAL İKİ

Yer işareti koy permalink.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>