Rehberiniz-Bir işkoliğin anatomisi

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on Pinterest

isvemeslekdanismani.net ailesi olarak “Bir işkoliğin anatomisi” adlı yazımızın kişisel gelişiminize katkı sağlamasını umuyoruz
Bir işkoliğin anatomisi

Çalışma hayatındaki anonim portrelerimizi resmetmeye hevesli bu yazı için, toplantı o akşam her zamanki gibi geç saatlerde ve gecikmeyle başlamıştı.

Önümüzdeki probleme odaklanalım derken bir sorunun bir başka sorunu taşıdığı, her şeyin birbirine karıştığı andı: “Ne konuşuyoruz, yine dağıldık, ne faydası kaldı bu tartışmanın, en iyisi yarın tekrar toplanalım” denilmiş, günlük ajandalarda yer bulunamadığı için ertesi akşama, yine mesai sonralarına söz kesilmişti.

İşkolit ortamların işkolik kahramanı masasına döndüğünde elektronik posta kutusunda “Acil” kaydıyla bugün gelen, cevabı dünden beklenen, zaman sarhoşu mesajlara göz attı. Öğleni öğünsüz geçiştirmiş, hipoglisemisi azmıştı. Ayak parmakları karıncalandı. En çetrefilli bir iki tanesine, sessiz akşam saatlerinin yüzü suyu hürmetine sedasız cevaplar hazırladı, gerisin geri postaladı. Posası çıkmış, yorgun düşmüştü. Diğerlerini sabaha bıraktı. Halbuki sabaha önceden planladığı başka önemli işleri vardı. Boynunun altında bir sıcaklık hissetti. Müzmin ve nüktedan boyun fıtığı, nüksettiği masa başından başını kaldırmaktaydı.

Geride bıraktığı mesaj sarhoşu akşamcılara iyi geceler dileyerek bezgin bir halde asansöre yöneldi. Üzerinde sanki “Aranıyor” pozunda fotoğrafı yer alan boyunduruğunu çıkardı, turnikeye tuttu. Geçiş izni aldı, binayı terk etti. Arabasına bindi, müzik çaları açtı, disk dönmeye başlarken eve doğru yöneldi:

When lonely days turn to lonely nights

You take a trip to the city lights

And take the long way home

Take the long way home

Hızla akan günün ardından köprü üzerine çabucak varmıştı. Şehir ışıkları solgun, trafik sakindi, teselli buldu. Eve vardığında, sessizlik hakimdi. Ev ahalisi uyumuştu. Bütün günü masası başında birkaç kepekli bisküvi ile atlatmıştı. Mutfağa daldı. Fırının üzerinde duran tencerenin kapağını açtı. Haşlanmış bütün bir tavuk, karşısında durmaktaydı. Tavuğun iriliği dikkatini çekti. Tavuk mu, hindi mi; bir an karar veremedi. Her şey genetik mühendislerinin elinin altından çıkıyordu. Ülseri canhıraş, kendisi aç biilaç haldeydi. İki makro parça but aldı, mikro dalgaya yerleştirdi. İki dakika sonra hindi bozuntusu tavuğa diş geçirdi.

Kalktı, biraz televizyona baktı, sonra ekranın karşısında uyuyakaldı. Kahramanımız, hazımsız midesiyle; yarı rüya yarı kâbusa hazırlıksız yakalanmıştı: İş kılıklı onlarca insanla birlikte, kaybettikleri yaşam sevincini yeniden bulabilmek için şehrin bütün aktarlarını dolaşıyor; ıhlamur, tarçın, fesleğen, artık ne bulursa avuçlarına döküp, yaşamdan bir tat, bir koku almaya çalışıyordu.

Bir dükkandan ötekine koşuşturup, o baharat senin, bu baharat benim kokuştururlarken; ne bir lezzet, ne bir koku alınca, işin tadı kaçıyor, baharatçıları bayat mal satmakla suçlayıp, kavgaya tutuşuyorlardı. Yaşlıca bir aktar sonunda dayanamamış, eline bir kızılcık sopası almış, hepsini önüne katmıştı: “Bre işkolikler, hayatı koklamak size mi kalmış? Asıl bozulan nebat, sizin körelmiş ruhlarınızdır” diye bağırarak arkalarından kovalıyordu. Kaçmaya çalışırken ayakkabısının burnu, bir başka koliğin duble paçasına takılmış, burun üstü yere yapışmıştı.

Canı fena halde acımaktaydı. Yastık boynundan aşağıya kaymış, omzu tutulmuştu. Gördüğü kâbusun etkisiyle can havliyle uyandı. Elinin tersiyle alnındaki terleri sildi. Uyku sersemiydi, bir bardak su içti, pijamalarını çekti, yatağa gitti, yüzükoyun uzandı.

Uykusu yeniden derinleştiğinde, ellerinde evrak çantaları, aynı grupla tekrar yüz yüze geldi: Telaşe memurları hizaya girmiş, telaşlı adımlarla Tabakhane yönünde yürüyorlardı. Bir çocuk parkının önüne geldiklerinde hepsi birlikte durup, göz göze geldiler. Önceden anlaşmış gibi, aynı anda itişe kakışa salıncaklara doğru hızlıca koştular. Aceleleri vardı, biraz sallanıp işe döneceklerdi. Fakat salıncakların üzerinde sallanmakta olan arsız çocuklar pek anlayış göstermiyor, inatla salıncaklarından inmiyor, yorgun dizlerinin üzerlerine tekmeler savuruyor, yüzlerine tükürükçükler saçarak: “Bizim vaktimiz çok mu sanırsınız, daha etüde gidip sayfalarca test çözeceğiz” diye çıkışıyorlardı. Bu kez çocuklarla kavgaya tutuşmuşlardı.

İşleri güçleri vardı, güç kullandılar: Çocukları kollarından tutup, zorla salıncaklarından indirdiler. Onlar kenarda mızıklana dursunlar, histeri içerisinde sallanmaya başlamışlardı ki, kahramanımızın cep telefonunun alarmı çalmaya başladı ve gittikçe artan zilin sesiyle uyandı. Sabahı zor yapmıştı.

Bütün gece o rüyadan bu kâbusa heyecan yapmış, ter damlalarıyla ve altlarından salıncakları çekilmiş çocukların tükürükleriyle dolu biçare yüzünü soğuk suya tuttu, yıkadı.

Ev ahalisi hâlâ uykudaydı. Evin içine hakim olan sessizlik, gittikçe azgınlaşan yalnızlığına gem vuruyordu da, elektrikli su ısıtıcıları poşet çaylara bir türlü dem vuramıyordu. Bir yudum aldıktan sonra çayı içmekten vazgeçti. Saate baktı, apar topar giyindi. Uyuyan oğlunun yanağından öptü. Karısının saçlarına dokunarak, üstünü örttü. Odadan çıkarken yorganın altından bir el “Gidiyor musun?” diyerek sallandı.

Dizüstü çantasını eline aldı, sokağa çıktı, arabasına yerleşti, kontağı çevirdi, müzik çaları tekrar açtı, disk kaldığı yerden dönmeye başladığında çoktan köprünün yolunu tutmuştu:

Does it feel that your life’s become a catastrophe?

Oh, it has to be for you to grow, boy.

When you look through the years and see what you could

Have been oh, what might have been,

If you’d had more time.

Az ötede trafik tıkandı. Duran trafikte, yol kenarında az ötede kocaman bir çocuk parkı gözüne ilişti. Nedense park tanıdık gelip, arabadan inip salıncaklara binmek istediyse de bu çocuksu isteğine bir anlam veremedi.

Gördüğü rüyaların, kâbusların hiçbirini hatırlamıyordu. Eskisi gibi rüyalarını hatırlayan bir çocuk olabilmesi için, hayatı yine oyun oynar gibi yaşaması gerekirdi. Oysa iş çoktan ciddiye binmiş, oyun bitmişti. Rüyalar, aklımızın bize oynadığı oyunlardı. Bu meşgale içinde, oyuna ayıracak vakti mi vardı?

Yine de, her gün içinde yaşadığı bu şehir, her gün geçtiği, şeceresini tuttuğu bu yola ne kadar yabancı, yılların ardında bıraktığı çocukluğuna ne kadar yakındı bu sabah. Her kuşluk vakti önünden geçtiği bu parkı daha önce neden fark edememişti?

Biraz hava almak için yan camı açtı. Yıllar sonra, yağmurla ıslanmış toprağın kokusunu yeniden aldı, içine çekti.

Nedir benim bütün bu çektiklerim diye sorup dururken, bir yağmur damlası geldi alnının üzerine kondu.

Yanında duran okul servisinin içinde birbirlerinin omuzlarına başlarını dayayıp uyuyakalmış çocuklara gözü takıldı. Uyanık kalan küçük çocuklardan biri, ona dil çıkararak gülümsedi. Bunun üzerine dizinde hafif bir sızı hissetti. Hayatı, tıkanıp gitmeyen trafiğin içinden kayıp giderken, kendini akıp giden şarkıya bıraktı:

So, when the day comes to settle down,

Who’s to blame if you’re not around?

You took the long way home

You took the long way home

Supertramp

İşkolik kahramanımız gördüğü rüyaların, kâbusların hiçbirini hatırlamıyordu. Eskisi gibi rüyalarını hatırlayan bir çocuk olabilmesi için, hayatı yine oyun oynar gibi yaşaması gerekirdi. Oysa iş çoktan ciddiye binmiş, oyun bitmişti.

Yazar: Adnan Erdoğmuş

Kaynak: http://www.yenibiris.com

Yer işareti koy permalink.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>