Rehberiniz-Bir adam çok şey değiştirir

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on Pinterest


iyimeslek.com ailesi olarak “Bir adam çok şey değiştirir” adlı yazımızın kişisel gelişiminize katkı sağlamasını umuyoruz
Bir adam çok şey değiştirir

İnsan kaynaklarının önemini ne zaman kavradım? Bazen tek bir kişinin, bazen birkaç kişinin çabası ve vizyonuyla bir şirketin ya da bir ülkenin kaderini nasıl etkilediğini fark ettiğim zaman…

Altı yedi iyi oyuncunuz ve iyi bir teknik adamınız varsa, basketbol ülkenizde ilgi çeken bir spor olmasa da, bu oyunda dünya ikincisi olabilirsiniz. Tıpkı Türk milli takımının geçen sene yaptığı gibi. Şirketinizin yeni kampanya için anlaştığı reklamcınızın kalitesinden eminseniz, yarışta rakiplerinizi geri bırakacak önemli bir silahınız var demektir.

İşte yaşanmış bir business öyküsü… 1930’lu yıllar… Philip Morris firması yeni bir kadın sigarası üretmiştir ve bebeğe bir ad aramaktadır. O sıralar daha sonra İngiltere başbakanı olacak Churcill ile Marlborough kontu sürekli olarak basında birlikte görünmektedirler. Herkes konttan bahsetmektedir. Philip Morris yetkilileri bu popüler ismin kulağa çok iyi geldiğini düşünür. Yalnız sondaki “ugh” takısını lüzumsuz bulurlar. Kadın sigarasi Marlboro böyle doğar. Sigara pek iş yapmaz. İkinci Dünya Savaşı’dan sonra yöneticiler söz konusu sigaranın cinsiyetini değiştirmeye karar verirler. Reklamcı Leo Burnett ile el sıkışılır. Burnett, sigaraya maço bir hava vermek, stratejiyi de bunun üzerine oturtmak istemektedir. Kovboy imajı böyle çizilir. Ama firma temsilcileri ABD’de sadece birkaç yüz kovboy kaldığını öğrenir. Onlara göre, bu yeni imajın masa başında oturan insanlara vereceği bir şey yoktur. Ama Burnett direnir. Fikrine güvenmektedir. Kampanyaya karşı çıkanları “istifa ederim” tehditiyle ikna eder. Sigara piyasaya çıkar çıkmaz büyük ilgiyle karşılanır, kısa bir süre sonra da ülkenin en çok satılan sigarası haline gelir. Leo Burett olmasa Marlboro, çok az kişinin tanığı bir marka olacak ve büyük ihtimalle de birkaç sene sonra da üretimine son verilecekti.

Bir örnek de siyasetten verelim… Güney Kore ile Kuzey Kore’nin hikayesi bana her zaman ilginç gelmiştir. İki Kore 1950’de savaştıktan sonra ayrıldı. İkisi de kendi yoluna gitti. Biri ABD, diğeri Sovyet kampında yer alıyordu. Düşman kardeşler olmalarına rağmen ortak yönleri vardı. İkisi de çok yoksuldu. İkisi de diktatörlükle yönetiliyordu. Her ikisi de, taklitle sanayileşti. Güney Kore ABD’yi, Kuzey Kore Sovyetler’i taklit etti. Ama Güney Kore fazladan bir şey yaptı. Farklı bir sanayileşme politikası izledi. Tıpkı Japonya’nın yüz yıl önce yaptığı gibi… Ekonomisini dünyanın diğer ülkeleriyle rekabete açtı. Bir süre sonra da kendi markalarını yarattı, bunda devletin de katkısı oldu. Yıllar öncesinden bir Samsung reklamı hatırlıyorum. “From chips to ships” diye. Evet, Samsung gerçekten de “çip”ten “gemi”ye her şeyi yapar olmuştu. Aslında ilk günler zor geçmişti. Güney Kore malları kalitesizliğin sembolü olarak anılıyordu. Hyundai otomobilleri ABD’de mizah konusuydu. Ama Kore sonunda yenile yenile yenmeyi ve dünya standartlarında üretim yapmayı becerdi. Bunu yaptıkça zenginleşti. Bir sanayi toplumu olup da zenginleştikçe de diktatörlük yerini demokrasiye bıraktı. Kuzey Kore zaman içinde yarıştan kopup gitti. Halk, birkaç yıldan beri ciddi bir açlık sorunuyla karşı karşıya. Güney Kore ise dünyanın sanayileşmiş ülkeleri arasında gösteriliyor. Bir refah toplumu. Ve 19’uncu yüzyılda sanayi devrimini ıskalamış olmasına rağmen gelişmiş ülkeler düzeyini yakalayan tek ülke. Kuzey Kore ise hala demirden bir elle yönetiliyor. Hikayemizde iki yönetim var. Ve yıllarca birlikte yaşamış, aynı dile, aynı kültüre sahip iki halk.

Farklı bir yönetim, farklı bir strateji, aynı halkı dünyanın en zenginlerinden ya da en yoksullarından biri haline getiriyor. Saddam Hüseyin’in Irak’ı ile Dubai lideri El Maktum’un benzer bir öyküsü var. Irak petrol zengini bir ülke. Saddam, zamanında dünyanın en büyük üç petrol rezervinin birinin üstünde oturuyordu. Parasını silahlanma ve savaş yerine, toplumun refahı için harcasa, ülkesi belki Lüksemburg ile yarışır bir refah toplumu haline gelebilirdi.

Dubai şeyhi El Maktum ise Arap dünyasının en yoksul ülkelerinin birinin lideriydi. Petrol yoktu. Başka herhangi bir zenginliği de… Ve çölden ibaret ülkesini dünyanın en zenginlerinden biri haline getirdi. Bakmayın krizde ciddi bir tokat yemesine… Arap ülkelerine istikrar geldiğinde bölgenin en korunaklı limanlarından biri olacak. Tek adamlar bazen çok işe çok yararlar, bazen de bir çuval inciri berbat ederler. İşte insan kaynaklarının varlık nedenlerinden biri de o tek adamları bulup çıkartmaktır.

Yazar: Aydın Demirer

Kaynak: http://www.isteinsan.com.tr

Yer işareti koy Kalıcı Bağlantı.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir