Rehberiniz-Başka bir tür yaşam mümkün mü?

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on Pinterest

isvemeslekdanismani.net ailesi olarak “Başka bir tür yaşam mümkün mü?” adlı yazımızın kişisel gelişiminize katkı sağlamasını umuyoruz
Başka bir tür yaşam mümkün mü?

Moby Dick bizde çocuk kitabı olarak bilinir. Oysa, dünyanın en önemli klasiklerinden biridir. Yazarı Herman Melville, burjuva bir ailenin çocuğu olarak doğmuş, iyi bir eğitim görmüş ama tüccar babası iflas edince genç yaşta yoksullukla tanışmıştır.

Melville, henüz 22 yaşındayken bir balina gemisine tayfa olarak yazılır. Güney Pasifik’te dört yıl geçirir. Bunun bir dönemi yerlilerin arasındadır. Amerika’ya dönünce, gerek yaşadıklarından yola çıkarak, gerekse de başkalarının yaşadığı maceraları inceleyerek “Polinezya Hayatına bir Bakış: Typee” kitabını yazar.

Kitap, bugünkü Fransız Polinezyası’nda yaşayan yerlilerin bundan 150 yıl önceki yaşamlarını anlatıyor. Beni çok etkiledi. Çünkü bir zamanlar bugünkü hayatımızın dışında bambaşka, farklı, mutlu, eşitlikçi bir hayatın var olabildiğini, dışarıdan bir gözlemci olarak anlatıyor.

150 yıl öncesinin Polinazyası’ndan çalışma, daha doğrusu “tembellik etme” yaşamı kısaca şöyle:

Öncelikle söylemekte yarar var. Melville’in anlattığı yerli kabilesi, beyaz adam tarafından henüz tam olarak keşfedilmemiş, askerler ve misyonerler buraya henüz gelmemiş. Ama eli kulağında. Pek yakında, o güzelim köyden ve hayat tarzından geriye fazla birşey kalmayacak.

Yazar “keşke buradaki yerliler batıya misyoner olarak gitse” diyor. Gerçekten batılıların bu insanlardan öğrenecekleri çok şey var.

Melville, Polinezya’da herkesin yeni bir güne derede yıkanmak ve ardından iyi bir kahvaltı yapmakla başladığını söylüyor: “Derede, vadinin bize yakın kısmında yaşayan herkes toplanmış olur ve hep birlikte yıkanırdık. Bu şekilde bir yarım saat kadar eğlendikten sonra eve doğru yola koyulurduk. Kahvaltı çok geçmeden hazır olurdu ve meyveler yerdik (başta ekmek ağacının meyvesi ve hindistan cevizi olmak üzere orada keşfettiği meyvelerden bahsediyor ).

Kahvaltıdan sonra iş dinlenmeye ve sohbete geliyor: “Bu küçük şölenin tadını çıkartırken, ev ahalisi üşengeç Romalıların yaptığı gibi hasır divanları üzerine hoşsohbet gruplar halinde uzanır ve neşeli sohbetler hazmı kolaylaştırırdı.”

Peki gençler ne yaparlardı? Yine Melville’e kulak kabartalım: “Kızlar mis kokulu yağlarla kendilerini yağlar, saçlarını düzeltirler veya ilginç süslerini inceleyip hep birlikte yabandomuzu veya balina dişinden yapılmış fildişi takılarını karşılaştırırlardı.

Delikanlılar ve savaşçılar mızraklarını, küreklerini, kano gereçlerini, savaş sopalarını ve savaş borularını çıkartırlar, sivri kabuk ve taş parçalarıyla bunların üzerilerine çeşitli süsler yaparak vakit geçirirlerdi.

Çocuklara gelince… “Şurada bir grup çocuğu toplanmış, boğuşmadan, didişmeden, neşeyle hiç bitmeyecekmiş gibi görünen günün tadını çıkartırken görürdünüz. Aynı sayıda çocuk, bizim memlekette bir saat birbirini ısırıp tırmalamadan duramazdı” diyor Melville.

Sıra öğlen yemeğine ve öğlen uykusuna geliyor: “Öğlen uykusu genellikle bir buçuk saat sürer, hatta çoğunlukta daha da uzardı.

Doğrusu bu masum insanlar vakitlerini dolduracak bir şeyler bulmakta hiç zorluk çekmiyor gibiydiler.

Öğleden sonralarını sadece erkeklerin kabul edildiği, bir çeşit kulüpte pipo için sohbet ederek geçirdiğini, ya da kanoyla gezindiğini ya da derede yılandığını söylüyor Melville.

Peki ya akşamları? Söz bir kez daha Melville’de: “Hava kararmaya başlayınca ev ahalisi tekrar toplanır, mumlar yakılır, uzun ve garip şarkılar söylenir sonu gelmez hikayeler anlatılır ve vakit geçirmek için türlü türlü eğlenceler bulunurdu.

Genç kızlar sık sık evlerinin önünde, ay ışığı altında dans ederlerdi. Bu çok çeşitli danslara erkeklerin katıldığını hiç görmedim. Bu danslar vücudun her kısmının katıldığı, canlı, neşeli, cilveli hareketlerden oluşuyordu.

Eğer özel bir kutlama yoksa ev ahalisi akşamdan sonra biraz kestirir, kısa bir şekerlemeden sonra tekrar kalkar, son öğün yenir ve uykuya hazırlanılırdı.”

Ya hastalık? Melville, yerlilerin hemen hemen hiç hasta olmadıklarını söylüyor. Bir de kabilenin büyücüsünün, değişik şifalı otlarda çok başarılı olduğunu, köye gidişleri sırasında sakatlanan ayağının büyük bir beceriyle tedavi ettiğini sözlerine ekliyor.

Kavga gürültü konularına gelince. Komşu kabileyle çatıştıklarını ama kendi aralarında hiç bir zaman kavga etmediklerini ortamların sürekli olarak neşeli olduğunu söylüyor Melville: “Hayran kaldığım bir husus da vadinin her yerine hakim olan, sürekli neşe haliydi. Sanki Typee’de dert, keder, sıkıntı ya da üzüntü yoktu. Saatler dans eden çiftlerin adımları gibi neşeyle akıyordu.”

Ne yazık ki artık beyaz adamın keşfetmediği bir kabile kalmadı yer yüzünde…

Yazar: Aydın Demirer

Kaynak: http://www.isteinsan.com

Yer işareti koy permalink.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>