Rehberiniz-Başarı için türkiyeyi nasıl okumalı?

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on Pinterest

isvemeslekdanismani.net ailesi olarak “Başarı için türkiyeyi nasıl okumalı?” adlı yazımızın kişisel gelişiminize katkı sağlamasını umuyoruz
Başarı için türkiyeyi nasıl okumalı?

Gerçekçi algılama hem bireylerin hem de şirketlerin geleceği için büyük önem taşır. Kariyer merdiveninde yükselmeyi amaçlayan iyi eğitim görmüş gençler bile ekonomideki durumu gerçekçi bir şekilde algılamadıkları takdirde, kendi başarı potansiyelini tam anlamıyla hayata geçiremez.

Bir şirket veya kurum yönetiminin başarı düzeyi, çoğunlukla ekonominin genel performans düzeyi ile ülkede geçerli olan koşullarla sınırlıdır. Ülke ekonomisi kötü durumduysa, bir şirket nadiren dünya standartlarında bir performansa ulaşabilir. Derecelendirme (rating) kuruluşları da bir şirkete not verirken ülkenin not düzeyine bakar. Bu nedenle şirket yöneticilerinin, ülkenin ve ekonominin durumunu gerçekçi bir şekilde algılamaları şarttır. Her yönetici, kendi şirketi için mümkün olanın en iyisini yaparken sektörün ve ekonominin durumunu iyileştirme çalışmalarına katkıda bulunmak zorundadır.

Bir girişimcin veya yöneticinin, örneğin küreselleşmeyi başa çıkılmaz bir olgu ve dünya çapında bir felaket olarak algıladığında görevini yerine getiremez. Bu bakış açısı ve algılama şekli onu, küreselleşmenin risklerine karşı önlem almaktan ve fırsatlarından yararlanmaktan alıkoyar.

Gerçekçi algılama bireysel planda da önemlidir. Kariyer merdiveninde yükselmeyi amaçlayan iyi eğitim görmüş gençler bile ekonomideki durumu gerçekçi bir şekilde algılamadıkları takdirde, kendi başarı potansiyelini tam anlamıyla hayata geçiremez. Örneğin ekonominin çöktüğünü, ülkenin çözümü imkânsız sorunlarla boğuştuğunu düşünen bir genç, ister istemez bu düşüncelerden etkilenir ve bireysel performansının düşmesine engel olamaz.

Hatalı algıların nedenleri

Türkiye’de ekonomik kalkınma potansiyelinin en yüksek düzeyde hayata geçirilmesini önleyen nedenler arasında dünyaya bakış ve algılama hataları ilk sıralarda yer alıyor. Mevcut durumu olduğundan iyi gösterme çabalarının foyası çabuk ortaya çıkıyor. Ancak Türkiye’nin bugünkü sosyal-ekonomik gerçekliğini olduğundan daha kötü gösterme merakı, kalkınma ve demokrasi çabalarında tamiri imkânsız hasarlar doğuruyor. Bunun sonucu olarak, geleceksizlik, umutsuzluk ve çaresizlik duygularının yaygınlaşması, çözümsüzlüğe ve sorunların iyice birikmesine yol açıyor. Bu ortamda gerçeklikten kopup mistik yönelimlere sığınanların ve şiddete eğilim duyanların sayıları artıyor. Genç gazeteci arkadaşım Gökçe Aytulu’nun bir yazısında belirttiği gibi “Bu kafa ile AB üyeliği zor” ve benzeri eziklik ve kavrukluk sözleri, günlük sohbetlerde ve medya başlıklarında yer aldıkça kendimize güvenimizi daha da yitiriyoruz.

Zamanında yapılmayan reformların bugün arka arkaya uygulanması, toplumda tüm taşları yerinden oynattığı için doğal olarak insanlarda belirli bir huzursuzluk var. Küreselleşme ve serbest piyasa çarkı daha hızlı döndükçe, yaşlıların, kimsesizlerin, vasıfsız işçilerin, işsizlerin artan sıkıntıları hepimizi üzüyor ve gelecekten umudumuzu keser gibi oluyoruz.

Yine de umut var

Oysa Türkiye, orta kalkınmışlık düzeyinde ve bir hızlı değişim sürecinin sancılarını tüm ağırlığı ile yaşayan “genç” bir ülke. Sorunlarımız, biraz delikanlıların reşit olma öncesinde yaşadıkları bunalımlara benziyor.

Bu dönemde, başımızı günlük sıkıntıların biraz üzerine çıkardığımızda ise daha aydınlık bir geleceğin bizi beklediğini görebiliriz. Dünyaya ve Türkiye’ye, algılama yanlışlarından kurtularak baktığımızda ekonomideki bu “fetret devri”nin, bu paradigma krizinin bir süre sonra sona ereceğini fark edebiliriz.

Çünkü cumhuriyetin 84 yıllık kazanımları, esas meyvelerini gelecek 10 yılda verecek. Çünkü 57 yıllık demokrasi deneyimi ve dışa açılma döneminin 27 yıllık birikimi, bu büyük atılımı destekleyecek. Büyük badireler yaşadığımız son beş yılda elde edilen yıllık ortalama yüzde 7.5’lik büyüme hızını gelecek beş yıla taşımayı becerebildiğimiz takdirde sorunlarımız giderek azalacak. Eğitim ve demografi göstergelerindeki iyileşme de bu atılımın itici gücü olacak.

200 yıldır özlediğimiz bu başarı gerçekliği algılama yanlışlarından kurtulmak zorundayız. 21. yüzyılın ilk çeyreğindeki “Çılgın Türkler”in bu başarıyı yakalayabilmeleri için herkesin aşağıdaki soruları kendisine ve başkalarına sorması ve doğru cevapları bulması şart:

– Cumhuriyetin 100. yılına kadar bir Türkiye mucizesi neden gerçekleşmesin?

DÜNYAYA BAKIŞIMIZI ETKİLEYEN OLGULAR VE ALGILAMA YANLIŞLARI

GERİ KALMIŞLIK KOMPLEKSİ ÖZGÜVENİMİZİ YARALIYOR

Aşağılık kompleksine kapılanlar, kendi yeteneklerinin farkında değildir. Bir işi başaramayacağını daha işe girişmeden peşinen kabul ettikleri için, bu kişiler hayat mücadelesine hep yenik başlarlar. Özgüveni derin bir yara almış kişi, öğrenmeyi ve mücadeleyi boşuna bir eylem gibi, akıntıya kürek çekmek gibi görür. Uluslar ve toplumlarda, bu tür kompleksler daha da zararlı ve tehlikelidir. Bu tür bir ruhsal rahatsızlığın pençesine düşenler esasında kendi yetersizliklerini ve tembelliklerini haklı gösterme telaşı içindedir. Bunlar, “Her şey kötüye gidiyorsa ve bir iyileşme umudu da yoksa, benim de bir şeyler yapmak için çabalamama gerek yok” diye düşünür.

Türkiye’nin ve ekonominin durumunu çeşitli nedenlerle gerçekte olduğundan daha kötü görmeye eğilimli olanların, kendi şirketlerinde ve bireysel hayatlarında başarılı olması epey zordur.

Geri kalmışlık kompleksi altında ezilenler, mevcut gerçekliği aşağıda görüldüğü gibi hep saptırılmış bir şekilde algılar:

BİLGİ VE GÖSTERGE ZEHİRLENMESİ BEYİN TEMBELLİĞİNE YOL

AÇIYOR

İnternetin yaygınlaşması sürecinde insanlar yoğun bir bilgi sağanağı ile karşı karşıya kaldı. Bu “sözde bilgi” enflasyonu nedeniyle sapla samanı ayırmak zorlaştı. Kaynağı, elde edilme veya hesaplanma tarzı açıklanmayan bu tür sayısız bilgi arasında gerçek durumu sadakatle yansıtan analizlere ulaşmak ise neredeyse imkânsız oldu. Bu toz duman arasında dünyayı, hayatı ve Türkiye’yi algılama sürecimizdeki yanlışlar da arttı.

Bazı sivil toplum kuruluşları ve internetteki tartışma grupları, bu bilgi karmaşasını iyice içinden çıkılmaz hale getirebiliyor. Bunlar, belirli konularda kamuoyunu bilinçlendirmek için sık sık raporlar hazırlıyor. Bu raporlarda halkı şoke edip, kendi amaçladıkları kampanyalara destek sağlamak için bazı rakamlar ve göstergeler yayımlanıyor. Bu iyi niyetli çabalarda bazen ölçü kaçırılıyor ve bayat göstergeler kullanılarak Türkiye’deki durumun Zimbabve veya Kenya’daki kadar kötü olduğu ileri sürülüyor.

Tartışmalarda ve analizlerde, bayat ve neredeyse küflenmiş göstergelerin kullanılması da ülkenin mevcut durumunu olduğundan kötü ve hatalı algılamamıza neden oluyor. İşte, daha önce de defalarca yazdığım iki örnek:

– İstihdam içinde, tarımla uğraşanların oranı 2006 yılında yüzde 27 dolayında gerçekleşti. Medyada ve bazı sivil toplum kuruluşlarının yayınlarında ise hâlâ 1998 yılına ait yüzde 45 veya 2004 yılına ait yüzde 34’lük oranlar kullanılıyor. Resmi istatistikl

– 25 yaş üstü nüfusta ortalama eğitim süresi 2006’da 7 yılı aştı. Eğitimle ilgilenenler ise insaflarına göre bu sürenin 3.5 ile 5.5 yıl arasında bir yerde olduğunu yazıp çiziyor. Oysa 3.5 yıllık süre 1985, 5.5 yıllık süre ise 2000 yılına ait bulunuyor.

Bu tür hatalı bilgiler, cumhuriyet döneminin kazanımları ile başarımlarının olduğundan daha düşük düzeyde algılanmasına yol açıyor. Bu tür haberler ve raporları okuyan gençler ise şöyle düşünüyor: “Cumhuriyetin üç kuşağı onca çabalarına rağmen durumu düzeltememiş. Biz de başaramayız. Ne yapsak boş.” Bu “öğrenilmiş çaresizlik” olgusu ise genç kuşağı geleceksizliğe ve atalete sürükleyebiliyor.

SINAV TRAUMASI, REFORM BEZGİNLİĞİ YARATIYOR

İnsanların hayatlarında sınavlar, stresin en yüksek düzeye yükseldiği ve bazen traumalara yol açtığı olaylar arasındadır. Türkiye ekonomisinin, son 30 yılın 15’ini IMF’nin sıkı denetimi altında geçirmesi, son 10 yılda ise AB’nin her konudaki reformlar için takvim belirlemesi, halk kitlelerini bir “sürekli sınav” psikolojisi içine soktu.

Reformların dış dinamiklerin baskısı ile ve mantığı halka anlatılmadan tepeden inme uygulanması, insanları bunalttı.

AB’deki Türkiye karşıtlarının tam üyeliği engellemek için ürettikleri bahaneler, herkesi canından bezdirdi. AB içinde Türkiye’nin tam üyeliğine olumlu bakan kişilerin bile bir “adam etme” işgüzarlığı içinde bulunması da toplumsal kişiliğimizi örseledi. AB’deki dostlarımız, eski Türk filmlerinde köyden gelen genç kızı kent hayatını öğretmeyi kendisine görev edinmiş kişiler gibi davrandı. G. Bernard Shaw’un Pygmalion adlı oyununda ve My Fair Lady adlı müzikaldeki Prof. Higgins’e de benzeyen bu kişilerin çabaları, özgüvenimizi incitirken, kitleleri sonu gelmeyecekmiş gibi görünen bir gerilim içine soktu. “Sıfırcı hoca” benzeri bazı AB yetkililerinin örtülü tehditleri ise dünyayı ve hayatı algılayışımızdaki aşağıdaki sorunlara yol açtı:

Kendi halkımızı daha özgür ve mutlu kılacak ve daha yüksek bir refah düzeyine ulaştıracak reformları, başkalarının zorlaması olmadan biz kendimiz yaptığımız takdirde, dış kaynaklı teftişlerin yarattığı gerilim zamanla azalabilir.

EBEDİ MUHALEFET SENDROMU ÇÖZÜM ÜRETİMİNİ ZORLAŞTIRIYOR

Türkiye’de son 57 yıldır sosyal demokrat partiler tek başına iktidar olamadı. Sol partilerin aldığı oy oranları ise 1965’te Türkiye İşçi Partisi’nin yüzde 3’lük oranı dışında yüzde 0.5 dolayında kaldı. Muhalefette kalan veya en çok koalisyonların küçük ortağı olan merkezin solundaki partiler, Türkiye’nin sorunları için uygulanabilir strateji ve politikaların geliştirilmesini sürekli olarak erteledi. Umutlar, çoğunlukla öfke ve tepki oylarına bağlandı.

Seçmen potansiyelinin üçte birini, aydın nüfusun ise yaklaşık yarısını oluşturan solun yalnız eleştiri ile yetinmesi, solda çözüm kültürünün gelişmesini önledi. Beyinlerin yalnız eksik bulmaya ve yolsuzlukları tespit etmeye yoğunlaşması, temel sorunların çözümüne yönelik politika ve projelerin üretilmesini zorlaştırdı. Onurlu muhalefet çizgisinin, yapıcı ve dinamik bir gelecek stratejisi ile beslenememesi, kitlelerin farklı arayışlar içine girmesine yol açtı.

Demokrasinin sol ayağındaki çözüm kültürünün eksikliği, sağ ayakta da sorunlar ortaya çıkardı. İktidardaki sağ partiler eğitim, sanayileşme, tarım, bilişim, küreselleşme, AB’ye tam üyelik ve sağlık gibi temel konularda günü birlik önlemlerle ve yamalarla kararlar aldı. Birinin yaptığını diğeri bozunca, kısırdöngülerin zinciri bir türlü kırılamadı.

Bu sürecin sonucu olarak Türkiye, gelişmiş ülkelerin ortalama refah düzeyine yetişmek bir tarafa, bu refah düzeyine yaklaşmayı bile başaramadı. Türkiye ekonomisinde satın alma gücü paritesi ile hesaplanan kişi başına milli gelir 1955 yılında ABD’deki düzeyin beşte biri kadardı. 57 yıldır merkez sağın tek başına veya koalisyonlarla kurduğu hükümetlerin performansı bu oranı değiştirmeye yetmedi. 2006 yılında Türkiye’nin kişi başına milli geliri, ABD’deki düzeyin yine beşte biri dolayındaydı.

Bu yıllanmış sorun, çözümü tüm partilerin, kayıkçı kavgalarını bir tarafa bırakıp, strateji, politika ve proje üretmeleri ile pekâlâ çözülebilir.

KOMPLO TEORİLERİ, ZİHNİMİZİ FELÇ EDİYOR

İnsanlar kişisel hayatlarında risk ve tehlikeler aşırı şekilde yoğunlaştıklarında, adım atamaz ve sokağa çıkamaz duruma bile gelebilir. Toplumlarda ise istisnasız her olayın ardında bir kumpas, entrika, tuzak ve komplo aranması, ortak aklımızın işlerliğini yok eder.

Toplumsal ve uluslararası her olayın bir komplo kurgusu ile açıklanması, gerçek komploların algılanmasını ve bunlara karşı gerekli önlemler alınmasını da zorlaştırır. Olayların hep komplolarla açıklanması şiddet eğilimlerini körükler.

Tabii ki dünyadaki gizli servisler boş durmuyor ve birtakım komploları sahneye koyuyor. İnsanlara ve toplumlara, çeşitli düzen ve oyunlarla istediklerini yaptırmak isteyen sivri akıllılar da her dönemde olmuştur.

Ancak her olumsuz hatta olumlu olayın ardında bir komplo olduğu görüşü yaygınlaştığında, toplumların düşünce ve hareket yeteneği adeta felç geçirmiş gibi olur. Komplo teorilerinde de karşıt odakların, her şeye gücü yeten, çok bilgili, zeki ve zengin gruplar gibi gösterilmesi, insanları umutsuzluğa sürükler. Bu tür teorilerde, gelişmekte olan ve yoksul ülke halkların, koyun gibi güdüldükleri ve güçlülerin her oyununa geldikleri varsayılır.

Oysa gerçek hayatta onlar, sanıldığı kadar güçlü, akıllı ve bilgili değildir. Örneğin ABD gizli servisi CIA, 1979’da geliyorum diyen İran İslam Devrimi’ni ve 11 Eylül terör eylemini öngöremedi. Günümüzün ABD Dışişleri Bakanlığı’nda Ortadoğu’daki Sünniler ve Şiiler arasındaki farkları bilen yetkililerin sayısı iki elin parmağını geçmez. Ayrıca ekonomik ve askeri açıdan bir ülke veya ülkeler grubu ne kadar güçlü olursa olsun, mazlum halklara istediklerini zorla yaptıramaz. Tüm ülkelerde insan beyninin ürünü her komployu çözecek ve çözmekle kalmayıp bunlarla mücadele edecek, akıllı, bilgili ve mücadeleci insanlar vardır.

Kaynak: http://Faruk Türkoğlu

Yer işareti koy Kalıcı Bağlantı.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir