Rehberiniz-Babamın bavulu…

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on Pinterest


iyimeslek.com ailesi olarak “Babamın bavulu…” adlı yazımızın kiÅŸisel geliÅŸiminize katkı saÄŸlamasını umuyoruz
Babamın bavulu…

Ölümünden iki yıl önce babam kendi yazıları, el yazmaları ve defterleriyle dolu küçük bir bavul verdi bana. Her zamanki şakacı, alaycı havasını takınarak, kendisinden sonra, yani ölümünden sonra onları okumamı istediğini söyleyiverdi.

Bir bak bakalım, dedi hafifçe utanarak, “iÅŸe yarar bir ÅŸey var mı içlerinde. Belki benden sonra seçer, yayımlarsın.”

Benim yazıhanemde, kitaplar arasındaydık. Babam acı verici çok özel bir yükten kurtulmak isteyen biri gibi, bavulunu nereye koyacağını bilemeden yazıhanemde bakınarak dolandı. Sonra elindeki ÅŸeyi dikkat çekmeyen bir köşeye usulca bıraktı. Ä°kimizi de utandıran bu unutulmaz an biter bitmez ikimiz de her zamanki rollerimize, hayatı daha hafiften alan, ÅŸakacı, alaycı kimliklerimize geri dönerek rahatladık. Her zamanki gibi havadan sudan, hayattan, Türkiye”nin bitip tükenmez siyasi dertlerinden ve babamın çoÄŸu baÅŸarısızlıkla sonuçlanan iÅŸlerinden, çok da fazla kederlenmeden, söz ettik.

Babam gittikten sonra bavulun etrafında birkaç gün ona hiç dokunmadan aşağı yukarı yürüdüğümü hatırlıyorum. Küçük, siyah, deri bavulu, kilidini, yuvarlak kenarlarını ta çocukluğumdan biliyordum. Babam kısa süren yolculuklara çıkarken ve bazen de evden iş yerine bir yük taşırken taşırdı onu. Çocukken bu küçük bavulu açıp yolculuktan dönen babamın eşyalarını karıştırdığımı, içinden çıkan kolonya ve yabancı ülke kokusundan hoşlandığımı hatırlıyordum. Bu bavul benim için geçmişten ve çocukluk hatıralarımdan çok şey taşıyan tanıdık ve çekici bir eşyaydı, ama şimdi ona dokunamıyordum bile. Niye? Elbette ki bavulun içindeki gizli yükün esrarengiz ağırlığı yüzünden.

Bu ağırlığın anlamından söz edeceğim şimdi. Bir odaya kapanıp, bir masaya oturup, bir köşeye çekilip kağıtla kalemle kendini ifade eden insanın yaptığı şeyin, yani edebiyatın anlamı demek bu.

Babamın bavuluna dokunup onu bir türlü açamıyordum, ama içindeki defterlerin bazılarını biliyordum. Bazılarına bir ÅŸeyler yazarken babamı görmüştüm. Bavulun içindeki yük ilk defa duyduÄŸum bir ÅŸey deÄŸildi. Babamın büyük bir kütüphanesi vardı, gençlik yıllarında, 1940”ların sonunda, Ä°stanbul”da ÅŸair olmak istemiÅŸ, Val”yi Türkçe”ye çevirmiÅŸ, ama okuru az, yoksul bir ülkede ÅŸiir yazıp edebi bir hayatın zorluklarını yaÅŸamak istememiÅŸti. Babamın babası -dedem- zengin bir iÅŸ adamıydı, babam rahat bir çocukluk ve gençlik geçirmiÅŸti, edebiyat için, yazı için zorluk çekmek istemiyordu. Hayatı bütün güzellikleriyle seviyordu, onu anlıyordum.

Beni babamın bavulunun içindekilerden uzak tutan birinci endişe tabii ki okuduklarımı beğenmeme korkusuydu. Babam da bunu bildiği için tedbirini almış, bavulun içindekileri ciddiye almayan bir hava da takınmıştı. Yirmi beş yıllık bir yazarlık hayatından sonra bunu görmek beni üzüyordu. Ama edebiyatı yeterince ciddiye almadığı için babama kızmak bile istemiyordumAsıl korkum, bilmek, öğrenmek bile istemediğim asıl şey ise babamın iyi bir yazar olması ihtimaliydi. Babamın bavulunu asıl bundan korktuğum için açamıyordum. Üstelik nedeni kendime açıkça söyleyemiyordum bile. Çünkü babamın bavulundan gerçek, büyük bir edebiyat çıkarsa babamın içinde bir bambaşka adam olduğunu kabul etmem gerekecekti. Bu korkutucu bir şeydi. Çünkü ben o ilerlemiş yaşımda bile babamın yalnızca babam olmasını istiyordum; yazar olmasını değil.

Benim için yazar olmak, insanın içinde gizli ikinci kişiyi, o kişiyi yapan alemi sabırla yıllarca uğraşarak keşfetmesidir: Yazı deyince önce romanlar, şiirler, edebiyat geleneği değil, bir odaya kapanıp, masaya oturup, tek başına kendi içine dönen ve bu sayede kelimelerle bir yeni alem kuran insan gelir gözümün önüne. Bu adam, ya da bu kadın, daktilo kullanabilir, bilgisayarın kolaylıklarından yararlanabilir, ya da benim gibi otuz yıl boyunca dolmakalemle kağıt üzerine, elle yazabilir. Yazdıkça kahve, çay, sigara içebilir. Bazen masasından kalkıp pencereden dışarıya, sokakta oynayan çocuklara, talihliyse ağaçlara ve bir manzaraya, ya da karanlık bir duvara bakabilir. Şiir, oyun ya da benim gibi roman yazabilir. Bütün bu farklılıklar asıl faaliyetten, masaya oturup sabırla kendi içine dönmekten sonra gelir. Yazı yazmak, bu içe dönük bakışı kelimelere geçirmek, insanın kendisinin içinden geçerek yeni bir alemi sabırla, inatla ve mutlulukla araştırmasıdır. Ben boş sayfaya yavaş yavaş yeni kelimeler ekleyerek masamda oturdukça günler, aylar, yıllar geçtikçe, kendime yeni bir alem kurduğumu, kendi içimdeki bir başka insanı, tıpkı bir köprüyü ya da bir kubbeyi taş taş kuran biri gibi ortaya çıkardığımı hissederdim. Biz yazarların taşları kelimelerdir. Onları elleyerek, birbirleriyle ilişkilerini hissederek, bazen uzaktan bakıp seyrederek, bazen parmaklarımızla ve kalemimizin ucuyla sanki onları okşayarak ve ağırlıklarını tartarak kelimeleri yerleştire yerleştire, yıllarca inatla, sabırla ve umutla yeni dünyalar kurarız.

Benim için yazarlığın sırrı, nereden geleceÄŸi hiç belli olmayan ilhamda deÄŸil, inat ve sabırdadır. Türkçe”deki o güzel deyiÅŸ, iÄŸneyle kuyu kazmak bana sanki yazarlar için söylenmiÅŸ gibi gelir. Eski masallardaki, aÅŸkı için daÄŸları delen Ferhat”ın sabrını severim ve anlarım. Benim Adım Kırmızı adlı romanımda, tutkuyla aynı atı yıllarca çize çize ezberleyen, hatta güzel bir atı gözü kapalı çizebilen Ä°ranlı eski nakkaÅŸlardan söz ederken yazarlık mesleÄŸinden, kendi hayatımdan söz ettiÄŸimi de biliyordum. Kendi hayatını baÅŸkalarının hikâyesi olarak yavaÅŸ yavaÅŸ anlatabilmesi, bu anlatma gücünü içinde hissedebilmesi için, bana öyle gelir ki, yazarın masa başında yıllarını bu sanata ve zanaata sabırla verip, bir iyimserlik elde etmesi gerekir. Kimine hiç gelmeyen, kimine de pek sık uÄŸrayan ilham meleÄŸi bu güveni ve iyimserliÄŸi sever ve yazarın kendini en yalnız hissettiÄŸi, çabalarının, hayallerinin ve yazdıklarının deÄŸerinden en çok şüpheye düştüğü anda, yani hikâyesinin yalnızca kendi hikâyesi olduÄŸunu sandığı zamanda, ona içinden çıktığı dünya ile kurmak istediÄŸi alemi birleÅŸtiren hikâyeleri, resimleri, hayalleri sanki sunuverir. Bütün hayatımı verdiÄŸim yazarlık iÅŸinde benim için en sarsıcı duygu, beni aşırı mutlu eden kimi cümleleri, hayalleri, sayfaları kendimin deÄŸil bir baÅŸka gücün bulup bana cömertçe sunduÄŸunu zannetmem olmuÅŸtur.

Babamın çantasını açıp defterlerini okumaktan korkuyordum, çünkü benim girdiÄŸim sıkıntılara onun asla girmeyeceÄŸini, yalnızlığı deÄŸil arkadaÅŸları, kalabalıkları, salonları, ÅŸakaları, cemaate karışmayı sevdiÄŸini biliyordum. Ama sonra baÅŸka bir akıl yürütüyordum: Bu düşünceler, çilekeÅŸlik ve sabır hayalleri benim hayat ve yazarlık deneyimimden çıkardığım kendi önyargılarım da olabilirdi. Kalabalığın, aile hayatının, cemaatin ışıltısı içinde ve mutlu cıvıltılar arasında yazmış pek çok parlak yazar da vardı. Ãœstelik babam, çocukluÄŸumuzda, aile hayatının sıradanlığından sıkılarak bizi bırakmış, Paris”e gitmiÅŸ, otel odalarında -baÅŸka pek çok yazar gibi- defterler doldurmuÅŸtu. Bavulun içinde o defterlerin bir kısmının olduÄŸunu da biliyordum, çünkü bavulu getirmeden önceki yıllarda babam hayatının o döneminden bana artık söz etmeye de baÅŸlamıştı. ÇocukluÄŸumda da söz ederdi o yıllardan, ama kendi kırılganlığını, ÅŸair-yazar olma isteÄŸini, otel odalarındaki kimlik sıkıntılarını anlatmazdı. Paris kaldırımlarında nasıl sık sık Sartre”ı gördüğünü anlatır, okuduÄŸu kitaplar ve gördüğü filmlerden çok önemli haberler veren biri gibi heyecanla ve içtenlikle söz ederdi. Yazar olmamda paÅŸalardan ve din büyüklerinden çok evde dünya yazarlarından söz eden bir babamın olmasının payını elbette hiç aklımdan çıkarmazdım. Belki de babamın defterlerini bunu düşünerek, büyük kütüphanesine ne kadar çok ÅŸey borçlu olduÄŸumu hatırlayarak okumalıydım. Bizimle birlikte yaÅŸarken babamın -tıpkı benim gibi- bir odada yalnız kalıp kitaplarla, düşüncelerle haşır neÅŸir olmak istemesine, yazılarının edebi niteliÄŸine çok önem vermeden, dikkat etmeliydim.

Ama yapamayacağım ÅŸeyin de tam bu olduÄŸunu, babamın bıraktığı çantaya bu huzursuzlukla bakarken hissediyordum. Babam bazen kütüphanesinin önündeki divana uzanır, elindeki kitabı ya da dergiyi bırakır ve uzun uzun düşüncelere, hayallere dalardı. Yüzünde ÅŸakalaÅŸmalar, takılmalar ve küçük çekiÅŸmelerle sürüp giden aile hayatı sırasında gördüğümden bambaÅŸka bir ifade, içe dönük bir bakış belirirdi, bundan özellikle çocukluk ve ilk gençlik yıllarımda babamın huzursuz olduÄŸunu anlar, endiÅŸelenirdim. Åžimdi yıllar sonra bu huzursuzluÄŸun insanı yazar yapan temel dürtülerden biri olduÄŸunu biliyorum. Yazar olmak için, sabır ve çileden önce içimizde kalabalıktan, cemaatten, günlük sıradan hayattan, herkesin yaÅŸadığı ÅŸeylerden kaçıp bir odaya kapanma dürtüsü olmalıdır. Sabır ve umudu yazıyla kendimize derin bir dünya kurmak için isteriz. Ama bir odaya, kitaplarla dolu bir odaya kapanma isteÄŸi bizi harekete geçiren ilk ÅŸeydir. Bu kitapları keyfince okuyan, yalnızca kendi vicdanının sesini dinleyerek baÅŸkalarının sözleriyle tartışan ve kitaplarla konuÅŸa konuÅŸa kendi düşüncelerini ve alemini oluÅŸturan özgür, bağımsız yazarın ilk büyük örneÄŸi, modern edebiyatın baÅŸlangıcı Montaigne”dir elbette. Babamın da dönüp dönüp okuduÄŸu, bana okumamı öğütlediÄŸi bir yazardı Montaigne. Dünyanın neresinde olursa olsun, ister DoÄŸu”da ister Batı”da, cemaatlerinden kopup kendilerini kitaplarla bir odaya kapatan yazarlar geleneÄŸinin bir parçası olarak görmek isterim kendimi. Benim için hakiki edebiyatın baÅŸladığı yer kitaplarla kendini bir odaya kapatan adamdır.

Ama kendimizi kapattığımız odada sanıldığı kadar da yalnız değilizdir. Bize önce başkalarının sözü, başkalarının hikâyeleri, başkalarının kitapları, yani gelenek dediğimiz şey eşlik eder. Edebiyatın insanoğlunun kendini anlamak için yarattığı en değerli birikim olduğuna inanıyorum. İnsan toplulukları, kabileler, milletler edebiyatlarını önemsedikleri, yazarlarına kulak verdikleri ölçüde zekileşir, zenginleşir ve yükselirler, ve hepimizin bildiği gibi, kitap yakmalar, yazarları aşağılamalar milletler için karanlık ve akılsız zamanların habercisidir. Ama edebiyat hiçbir zaman yalnızca milli bir konu değildir. Kitaplarıyla bir odaya kapanan ve önce kendi içinde bir yolculuğa çıkan yazar, orada yıllar içinde iyi edebiyatın vazgeçilmez kuralını da keşfedecektir: Kendi hikâyemizden başkalarının hikâyeleri gibi ve başkalarının hikâyelerinden kendi hikâyemizmiş gibi bahsedebilme hüneridir edebiyat. Bunu yapabilmek için yola başkalarının hikâyelerinden ve kitaplarından çıkarız.

Babamın bir yazara fazlasıyla yetecek bin beÅŸ yüz kitaplık iyi bir kütüphanesi vardı. Yirmi iki yaşımdayken, bu kütüphanedeki kitapların hepsini okumamıştım belki, ama bütün kitapları tek tek tanır, hangisinin önemli, hangisinin hafif ama kolay okunur, hangisinin klasik, hangisinin dünyanın vazgeçilmez bir parçası, hangisinin yerel tarihin unutulacak ama eÄŸlenceli bir tanığı, hangisinin de babamın çok önem verdiÄŸi bir Fransız yazarın kitabı olduÄŸunu bilirdim. Bazen bu kütüphaneye uzaktan bakar, kendimin de bir gün ayrı bir evde böyle bir kütüphanemin, hatta daha iyisinin olacağını, kitaplardan kendime bir dünya kuracağımı düşlerdim. Uzaktan baktığımda bazen babamın kütüphanesi bana bütün alemin küçük bir resmiymiÅŸ gibi gelirdi. Ama bizim köşemizden, Ä°stanbul”dan baktığımız bir dünyaydı bu. Kütüphane de bunu gösteriyordu. Babam bu kütüphaneyi yurtdışı yolculuklarından, özellikle Paris”ten ve Amerika”dan aldığı kitaplarla, gençliÄŸinde Ä°stanbul”da 1940”larda ve 50”lerdeki yabancı dilde kitap satan dükkanlardan aldıklarıyla ve her birini benim de tanıdığım Ä°stanbul”un eski ve yeni kitapçılarından edindikleriyle yapmıştı. Yerel, milli bir dünya ile Batı dünyasının karışımıdır benim dünyam. 1970”lerden baÅŸlayarak ben de iddialı bir ÅŸekilde kendime bir kütüphane kurmaya baÅŸladım. Daha yazar olmaya tam karar vermemiÅŸtim, Ä°stanbul adlı kitabımda anlattığım gibi, artık ressam olmayacağımı sezmiÅŸtim ama hayatımın ne yola gireceÄŸini tam bilemiyordum. İçimde bir yandan her ÅŸeye karşı durdurulmaz bir merak ve aşırı iyimser bir okuyup öğrenme açlığı vardı; bir yandan da hayatımın bir ÅŸekilde “eksik” bir hayat olacağını, baÅŸkaları gibi yaÅŸayamayacağımı hissediyordum. Bu duygumun bir kısmı, tıpkı babamın kütüphanesine bakarken hissettiÄŸim gibi, merkezden uzak olma fikriyle, Ä°stanbul”un o yıllarda hepimize hissettirdiÄŸi gibi, taÅŸrada yaÅŸadığımız duygusuyla ilgiliydi. Bir baÅŸka eksik yaÅŸam endiÅŸesi de tabii ister resim yapmak olsun, ister edebiyat olsun, sanatçısına fazla ilgi göstermeyen ve umut da vermeyen bir ülkede yaÅŸadığımı fazlasıyla bilmemdi. 1970”lerde, sanki hayatımdaki bu eksiklikleri gidermek ister gibi aşırı bir hırsla Ä°stanbul”un eski kitapçılarından babamın verdiÄŸi parayla solmuÅŸ, okunmuÅŸ, tozlu kitaplar satın alırken bu sahaf dükkanlarının, yol kenarlarında, cami avlularında, yıkık duvarların eÅŸiklerinde yerleÅŸmiÅŸ kitapçıların yoksul, dağınık ve çoÄŸu zaman da insana umutsuzluk verecek kadar periÅŸan halleri beni okuyacağım kitaplar kadar etkilerdi.

Alemdeki yerim konusunda, hayatta olduÄŸu gibi edebiyatta da o zamanlar taşıdığım temel duygu bu “merkezde olmama” duygusuydu. Dünyanın merkezinde, bizim yaÅŸadığımızdan daha zengin ve çekici bir hayat vardı ve ben bütün Ä°stanbullular ve bütün Türkiye ile birlikte bunun dışındaydım. Bu duyguyu dünyanın büyük çoÄŸunluÄŸu ile paylaÅŸtığımı bugün düşünüyorum. Aynı ÅŸekilde, bir dünya edebiyatı vardı ve onun benden çok uzak bir merkezi vardı. Aslında düşündüğüm Batı edebiyatıydı, dünya edebiyatı deÄŸil, ve biz Türkler bunun da dışındaydık. Babamın kütüphanesi de bunu doÄŸruluyordu. Bir yanda bizim, pek çok ayrıntısını sevdiÄŸim, sevmekten vazgeçemediÄŸim yerel dünyamız, Ä°stanbul”un kitapları ve edebiyatı vardı, bir de ona hiç benzemeyen, benzememesi bize hem acı hem de umut veren Batı dünyasının kitapları. Yazmak, okumak sanki bir dünyadan çıkıp ötekinin baÅŸkalığı, tuhaflığı ve harika halleriyle teselli bulmaktı. Babamın da bazen, tıpkı benim sonraları yaptığım gibi, kendi yaÅŸadığı hayattan Batı”ya kaçmak için roman okuduÄŸunu hissederdim. Ya da bana o zamanlar kitaplar bu çeÅŸit bir kültürel eksiklik duygusunu gidermek için baÅŸvurduÄŸumuz ÅŸeylermiÅŸ gibi gelirdi. Yalnız okumak deÄŸil, yazmak da Ä°stanbul”daki hayatımızdan Batı”ya gidip gelmek gibi bir ÅŸeydi. Babam bavulundaki defterlerinden çoÄŸunu doldurabilmek için Paris”e gitmiÅŸ, kendini otel odalarına kapatmış, sonra yazdıklarını Türkiye”ye geri getirmiÅŸti. Bunun da beni huzursuz ettiÄŸini, babamın bavuluna bakarken hissederdim. Yirmi beÅŸ yıl Türkiye”de yazar olarak ayakta kalabilmek için kendimi bir odaya kapattıktan sonra, yazarlığın içimizden geldiÄŸi gibi yazmanın, toplumdan, devletten, milletten gizlice yapılması gereken bir iÅŸ olmasına, babamın bavuluna bakarken artık isyan ediyordum. Belki de en çok bu yüzden babama yazarlığı benim kadar ciddiye almadığı için kızıyordum.

Aslında babama benim gibi bir hayat yaÅŸamadığı, hiçbir ÅŸey için küçük bir çatışmayı bile göze almadan toplumun içinde, arkadaÅŸları ve sevdikleriyle gülüşerek mutlulukla yaÅŸadığı için kızıyordum. Ama ”kızıyordum” yerine ”kıskanıyordum” diyebileceÄŸimi, belki de bunun daha doÄŸru bir kelime olacağını da aklımın bir yanıyla biliyor, huzursuz oluyordum. O zaman her zamanki takıntılı, öfkeli sesimle kendi kendime “mutluluk nedir?” diye soruyordum. Tek başına bir odada derin bir hayat yaÅŸadığını sanmak mıdır mutluluk? Yoksa cemaatle, herkesle aynı ÅŸeylere inanarak, inanıyormuÅŸ gibi yaparak rahat bir hayat yaÅŸamak mı? Herkesle uyum içinde yaÅŸar gibi gözükürken, bir yandan da kimsenin görmediÄŸi bir yerde, gizlice yazı yazmak mutluluk mudur aslında, mutsuzluk mu? Ama bunlar fazla hırçın, öfkeli sorulardı. Ãœstelik iyi bir hayatın ölçüsünün mutluluk olduÄŸunu nereden çıkarmıştım ki? Ä°nsanlar, gazeteler, herkes hep en önemli hayat ölçüsü mutlulukmuÅŸ gibi davranıyordu. Yalnızca bu bile, tam tersinin doÄŸru olduÄŸunu araÅŸtırmaya deÄŸer bir konu haline getirmiyor muydu? Zaten bizlerden, aileden hep kaçmış olan babamı ne kadar tanıyor, onun huzursuzluklarını ne kadar görebiliyordum ki?

Babamın bavulunu iÅŸte bu dürtülerle açtım ilk. Babamın hayatında bilmediÄŸim bir mutsuzluk, ancak yazıya dökerek dayanabileceÄŸi bir sır olabilir miydi? Bavulu açar açmaz seyahat çantası kokusunu hatırladım, bazı defterleri tanıdığımı, babamın üstünde öyle fazla durmadan onları bana yıllarca önce göstermiÅŸ olduÄŸunu fark ettim. Tek tek elleyip karıştırdığım defterlerin çoÄŸu babamın bizi bırakıp Paris”e gittiÄŸi gençlik yıllarında tutulmuÅŸtu. Oysa ben, tıpkı biyografilerini okuduÄŸum, sevdiÄŸim yazarlar gibi, babamın benim yaşımdayken ne yazdığını, ne düşündüğünü öğrenmek istiyordum. Kısa zaman içinde böyle bir ÅŸeyle karşılaÅŸmayacağımı da anladım. Ãœstelik bu arada babamın defterlerinin orasında burasında karşılaÅŸtığım yazar sesinden huzursuz olmuÅŸtum. Bu ses babamın sesi deÄŸil diye düşünüyordum; hakiki deÄŸildi, ya da benim hakiki babam diye bildiÄŸim kiÅŸiye ait deÄŸildi bu ses. Babamın yazarken babam olamaması gibi huzursuz edici bir ÅŸeyden daha ağır bir korku vardı burada: İçimdeki hakiki olamama korkusu, babamın yazılarını iyi bulamama, hatta babamın baÅŸka yazarlardan fazla etkilendiÄŸini görme endiÅŸemi aÅŸmış, özellikle gençliÄŸimde olduÄŸu gibi, bütün varlığımı, hayatımı, yazma isteÄŸimi ve kendi yazdıklarımı bana sorgulatan bir hakikilik buhranına dönüşüyordu. Roman yazmaya baÅŸladığım ilk on yılda bu korkuyu daha derinden hisseder, ona karşı koymakta zorlanır, tıpkı resim yapmaktan vazgeçtiÄŸim gibi, bir gün yenilgiye uÄŸrayıp roman yazmayı da bu endiÅŸeyle bırakmaktan bazen korkardım.

Kapayıp kaldırdığım bavulun bende kısa sürede uyandırdığı iki temel duygudan hemen söz ettim: Taşrada olma duygusu ve hakiki olabilme endişesi. Benim bu huzursuz edici duyguları derinlemesine ilk yaşayışım değildi elbette bu. Bu duyguları, bütün genişlikleri, yan sonuçları, sinir başları, iç düğümleri ve çeşit çeşit renkleriyle ben yıllar boyunca okuyup yazarak, kendim masa başında araştırmış, keşfetmiş, derinleştirmiştim. Elbette onları belli belirsiz acılar, keyif kaçırıcı hassasiyetler ve ikide bir hayattan ve kitaplardan bana bulaşan akıl karışıklıkları olarak özellikle gençliğimde pek çok kereler yaşamıştım. Ama taşrada olma duygusunu ve hakikilik endişesini ancak onlar hakkında romanlar, kitaplar yazarak (mesela taşralılık için Kar, İstanbul; hakikilik endişesi için Benim Adım Kırmızı ya da Kara Kitap) bütünüyle tanıyabilmiştim. Benim için yazar olmak demek, içimizde taşıdığımız, en fazla taşıdığımızı biraz bildiğimiz gizli yaralarımızın üzerinde durmak, onları sabırla keşfetmek, tanımak, iyice ortaya çıkarmak ve bu yaraları ve acıları yazımızın ve kimliğimizin bilinçle sahiplendiğimiz bir parçası haline getirmektir.

Herkesin bildiği ama bildiğini bilmediği şeylerden söz etmektir yazarlık. Bu bilginin keşfi ve onun geliştirilip paylaşılması okura çok tanıdığı bir dünyada hayret ederek gezinmenin zevklerini verir. Bu zevkleri, bildiğimiz şeylerin bütün gerçekliğiyle yazıya dökülmesindeki hünerden de alırız elbette. Bir odaya kapanıp yıllarca hünerini geliştiren, bir alem kurmaya çalışan yazar işe kendi gizli yaralarından başlarken bilerek ya da bilmeden insanoğluna derin bir güven de göstermiş olur. Başkalarının da bu yaraların bir benzerini taşıdığına, bu yüzden anlaşılacağına, insanların birbirlerine benzediğine duyulan bu güveni hep taşıdım. Bütün gerçek edebiyat, insanların birbirine benzediğine ilişkin çocuksu ve iyimser bir güvene dayanır. Kapanıp yıllarca yazan biri işte böyle bir insanlığa ve merkezi olmayan bir dünyaya seslenmek ister.

Ama babamın bavulundan ve tabii Ä°stanbul”da yaÅŸadığımız hayatın solgun renklerinden anlaşılabileceÄŸi gibi, dünyanın bizden uzakta bir merkezi vardı. Bu temel gerçeÄŸi yaÅŸamanın verdiÄŸi Çehovcu taÅŸra duygusundan, bir diÄŸer yan sonuç olan hakikilik endiÅŸesinden kitaplarımda çok söz ettim. Dünya nüfusunun büyük çoÄŸunluÄŸunun bu duygularla yaÅŸadığını, hatta daha ağırları olan eziklik, kendine güvensizlik ve aÅŸağılanma korkularıyla boÄŸuÅŸarak yaÅŸadığını kendimden biliyorum. Evet, insanoÄŸlunun birinci derdi hâlâ, mülksüzlük, yiyeceksizlik, evsizlikAma artık televizyonlar, gazeteler bu temel dertleri edebiyattan çok daha çabuk ve kolay bir ÅŸekilde anlatıyor bize. Bugün edebiyatın asıl anlatması ve araÅŸtırması gereken ÅŸey, insanoÄŸlunun temel derdi ise, dışarıda kalmak ve kendini önemsiz hissetme korkuları, bunlara baÄŸlı deÄŸersizlik duyguları, bir cemaat olarak yaÅŸanan gurur kırıklıkları, kırılganlıklar, küçümsenme endiÅŸeleri, çeÅŸit çeÅŸit öfkeler, alınganlıklar, bitip tükenmeyen aÅŸağılanma hayalleri ve bunların kardeÅŸi milli övünmeler, ÅŸiÅŸinmelerÇoÄŸu zaman akıldışı ve aşırı duygusal bir dille dışa vurulan bu hayalleri kendi içimdeki karanlığa her bakışımda anlayabiliyorum. Kendimi kolaylıkla özdeÅŸleÅŸtirebildiÄŸim Batı-dışı dünyada büyük kalabalıkların, toplulukların ve milletlerin aÅŸağılanma endiÅŸeleri ve alınganlıkları yüzünden zaman zaman aptallığa varan korkulara kapıldıklarına tanık oluyoruz. Kendimi aynı kolaylıkla özdeÅŸleÅŸtirebildiÄŸim Batı dünyasında da Rönesansı, Aydınlanmayı, ModernliÄŸi keÅŸfetmiÅŸ olmanın ve zenginliÄŸin aşırı gururuyla milletlerin, devletlerin zaman zaman benzer bir aptallığa yaklaÅŸan bir kendini beÄŸenmiÅŸliÄŸe kapıldıklarını da biliyorum.

Demek ki, yalnızca babam deÄŸil, hepimiz dünyanın bir merkezi olduÄŸu düşüncesini çok fazla önemsiyoruz. Oysa, yazı yazmak için bizi yıllarca bir odaya kapatan ÅŸey tam tersi bir güvendir; bir gün yazdıklarımızın okunup anlaşılacağına, çünkü insanların dünyanın her yerinde birbirlerine benzediklerine iliÅŸkin bir inançtır bu. Ama bu, kendimden ve babamın yazdıklarından biliyorum, kenarda olmanın, dışarıda kalmanın öfkesiyle yaralı, dertli bir iyimserliktir. Dostoyevski”nin bütün hayatı boyunca Batı”ya karşı hissettiÄŸi aÅŸk ve nefret duygularını pek çok kereler kendi içimde de hissettim. Ama ondan asıl öğrendiÄŸim ÅŸey, asıl iyimserlik kaynağı, bu büyük yazarın Batı ile aÅŸk ve nefret iliÅŸkisinden yola çıkıp, onların ötesinde kurduÄŸu bambaÅŸka bir alem oldu.

Bu iÅŸe hayatını vermiÅŸ bütün yazarlar ÅŸu gerçeÄŸi bilir: masaya oturup yazma nedenlerimizle, yıllarca umutla yaza yaza kurduÄŸumuz dünya, sonunda apayrı yerlere yerleÅŸir. Kederle ya da öfkeyle oturduÄŸumuz masadan o kederin ve öfkenin ötesinde bambaÅŸka bir aleme ulaşırız. Babam da böyle bir aleme ulaÅŸmış olamaz mıydı? Uzun yolculuktan sonra o varılan alem, tıpkı uzun bir deniz yolculuÄŸundan sonra sis aralanırken bütün renkleriyle karşımızda yavaÅŸ yavaÅŸ beliren bir ada gibi bize bir mucize duygusu verir. Ya da Batılı gezginlerin güneyden gemiyle yaklaÅŸtıkları Ä°stanbul”u sabah sisi aralanırken gördüklerinde hissettikleri ÅŸeylere benzer bu. Umutla, merakla çıkılan uzun yolculuÄŸun sonunda, orada camileri, minareleri, tek tek evleri, sokakları, tepeleri, köprüleri, yokuÅŸları ile birlikte bütün bir ÅŸehir, bütün bir alem vardır. Ä°nsan, tıpkı iyi bir okurun bir kitabın sayfaları içinde kaybolması gibi, karşısına çıkıveren bu yeni alemin içine hemen girip kaybolmak ister. Kenarda, taÅŸrada, dışarıda, öfkeli ya da düpedüz hüzünlü olduÄŸumuz için masaya oturmuÅŸ ve bu duyguları unutturan yepyeni bir alem keÅŸfetmiÅŸizdir.

ÇocukluÄŸumda, gençliÄŸimde hissettiÄŸimin tam tersine benim için artık dünyanın merkezi Ä°stanbul”dur. Neredeyse bütün hayatımı orada geçirdiÄŸim için deÄŸil yalnızca, otuz üç yıldır tek tek sokaklarını, köprülerini, insanlarını, köpeklerini, evlerini, camilerini, çeÅŸmelerini, tuhaf kahramanlarını, dükkanlarını, tanıdık kiÅŸilerini, karanlık noktalarını, gecelerini ve gündüzlerini kendimi onların hepsiyle özdeÅŸleÅŸtirerek anlattığım için. Bir noktadan sonra, hayal ettiÄŸim bu dünya da benim elimden çıkar ve kafamın içinde yaÅŸadığım ÅŸehirden daha da gerçek olur. O zaman, bütün o insanlar ve sokaklar, eÅŸyalar ve binalar sanki hep birlikte aralarında konuÅŸmaya, sanki kendi aralarında benim önceden hissedemediÄŸim iliÅŸkiler kurmaya, sanki benim hayalimde ve kitaplarımda deÄŸil, kendi kendilerine yaÅŸamaya baÅŸlarlar. Ä°ÄŸneyle kuyu kazar gibi sabırla hayal ederek kurduÄŸum bu alem bana o zaman her ÅŸeyden daha gerçekmiÅŸ gibi gelir.

Babam da, belki, yıllarını bu işe vermiş yazarların bu cins mutluluklarını keşfetmiştir, ona önyargılı olmayayım diyordum bavuluna bakarken. Ayrıca, emreden, yasaklayan, ezen, cezalandıran sıradan bir baba olmadığı, beni her zaman özgür bırakıp, bana her zaman aşırı saygı gösterdiği için de ona müteşekkirdim. Pek çok çocukluk ve gençlik arkadaşımın aksine, baba korkusu bilmediğim için hayal gücümün zaman zaman özgürce ya da çocukça çalışabildiğine bazen inanmış, bazen da babam gençliğinde yazar olmak istediği için yazar olabildiğimi içtenlikle düşünmüştüm. Onu hoşgörüyle okumalı, otel odalarında yazdıklarını anlamalıydım.

Babamın bıraktığı yerde günlerdir hâlâ duran bavulu bu iyimser düşüncelerle açtım ve bazı defterleri, bazı sayfaları bütün irademi kullanarak okudum. Babam ne mi yazmıştı? Paris otellerinden görüntüler hatırlıyorum, bazı şiirler, bazı paradokslar, akıl yürütmelerBir trafik kazasından sonra başından geçenleri zar zor hatırlayan, zorlansa da fazlasını hatırlamak istemeyen biri gibi hissediyorum kendimi şimdi. Çocukluğumda annem ile babam bir kavganın eşiğine geldiklerinde, yani o ölümcül sessizliklerden biri başladığında babam havayı değiştirmek için hemen radyoyu açar, müzik bize olup biteni daha çabuk unuttururdu.

Ben de benzeri bir müzik iÅŸlevi görecek ve sevilecek bir-iki söz ile konuyu deÄŸiÅŸtireyim! BildiÄŸiniz gibi, biz yazarlara en çok sorulan, en çok sevilen soru ÅŸudur: neden yazıyorsunuz? İçimden geldiÄŸi için yazıyorum! BaÅŸkaları gibi normal bir iÅŸ yapamadığım için yazıyorum. Benim yazdığım gibi kitaplar yazılsın da okuyayım diye yazıyorum. Hepinize, herkese çok çok kızdığım için yazıyorum. Bir odada bütün gün oturup yazmak çok hoÅŸuma gittiÄŸi için yazıyorum. Onu ancak deÄŸiÅŸtirerek gerçekliÄŸe katlanabildiÄŸim için yazıyorum. Ben, ötekiler, hepimiz, bizler Ä°stanbul”da, Türkiye”de nasıl bir hayat yaÅŸadık, yaşıyoruz, bütün dünya bilsin diye yazıyorum. Kağıdın, kalemin, mürekkebin kokusunu sevdiÄŸim için yazıyorum. Edebiyata, roman sanatına her ÅŸeyden çok inandığım için yazıyorum. Bir alışkanlık ve tutku olduÄŸu için yazıyorum. Unutulmaktan korktuÄŸum için yazıyorum. GetirdiÄŸi ün ve ilgiden hoÅŸlandığım için yazıyorum. Yalnız kalmak için yazıyorum. Hepinize, herkese neden o kadar çok çok kızdığımı belki anlarım diye yazıyorum. Okunmaktan hoÅŸlandığım için yazıyorum. Bir kere baÅŸladığım ÅŸu romanı, bu yazıyı, ÅŸu sayfayı artık bitireyim diye yazıyorum. Herkes benden bunu bekliyor diye yazıyorum. Kütüphanelerin ölümsüzlüğüne ve kitaplarımın raflarda duruÅŸuna çocukça inandığım için yazıyorum. Hayat, dünya, her ÅŸey inanılmayacak kadar güzel ve ÅŸaşırtıcı olduÄŸu için yazıyorum. Hayatın bütün bu güzelliÄŸini ve zenginliÄŸini kelimelere geçirmek zevkli olduÄŸu için yazıyorum. Hikâye anlatmak için deÄŸil, hikâye kurmak için yazıyorum. Hep gidilecek bir yer varmış ve oraya -tıpkı bir rüyadaki gibi- bir türlü gidemiyormuÅŸum duygusundan kurtulmak için yazıyorum. Bir türlü mutlu olamadığım için yazıyorum. Mutlu olmak için yazıyorum.

Yazıhaneme gelip bavulu bırakışından bir hafta sonra, babam, her zamanki gibi elinde bir paket çikolata (kırk sekiz yaşında olduğumu unutuyordu) beni gene ziyaret etti. Her zamanki gibi gene hayattan, siyasetten ve aile dedikodularından söz edip gülüştük. Bir ara babamın gözü bavulu bıraktığı köşeye takıldı ve onu oradan alıp kaldırdığımı anladı. Göz göze geldik. Sıkıcı, utandırıcı bir sessizlik oldu. Ona bavulu açıp içindekileri okumaya çalıştığımı söylemedim, gözlerimi kaçırdım. Ama o anladı. Ben de onun anladığını anladım. O da benim onun anladığını anladığımı anladı. Bu anlayışlar da birkaç saniye içinde ne kadar uzarsa ancak o kadar uzadı. Çünkü babam kendine güvenen, rahat ve mutlu bir insandı: her zamanki gibi gülüverdi. Ve evden çıkıp giderken bana her zaman söylediği tatlı ve yüreklendirici sözleri bir baba gibi yine tekrarladı.

Her zamanki gibi babamın mutluluğunu, dertsiz, tasasız halini kıskanarak arkasından baktım. Ama o gün içimde utanç verici bir mutluluk kıpırtısı da dolaşmıştı, hatırlıyorum. Belki onun kadar rahat değilim, onun gibi tasasız ve mutlu bir hayat sürmedim, ama yazının hakkını verdim duygusu, anladınızBunu babama karşı duyduğum için utanıyordum. Üstelik babam, benim hayatımın ezici merkezi de olmamış, beni özgür bırakmıştı. Bütün bunlar bize yazmanın ve edebiyatın, hayatımızın merkezindeki bir eksiklik ile, mutluluk ve suçluluk duygularıyla derinden bağlı olduğunu hatırlatmalı.

Ama hikâyemin bana daha da derin bir suçluluk duydurtan bir simetrisi, o gün hemen hatırladığım bir diÄŸer yarısı var. Babamın bavulunu bana bırakmasından yirmi üç yıl önce, yirmi iki yaşımdayken her ÅŸeyi bırakıp romancı olmaya karar vermiÅŸ, kendimi bir odaya kapatmış, dört yıl sonra ilk romanım Cevdet Bey ve OÄŸulları”nı bitirmiÅŸ ve henüz yayımlanmamış kitabın daktilo edilmiÅŸ bir kopyasını okusun ve bana düşüncesini söylesin diye titreyen ellerle babama vermiÅŸtim. Yalnız zevkine ve zekasına güvendiÄŸim için deÄŸil, annemin aksine, babam yazar olmama karşı çıkmadığı için de onun onayını almak benim için önemliydi. O sırada babam bizimle deÄŸildi, uzaktaydı. Dönüşünü sabırsızlıkla bekledim. Ä°ki hafta sonra gelince kapıyı ona koÅŸarak açtım. Babam hiçbir ÅŸey söylemedi, ama bana hemen öyle bir sarıldı ki kitabımı çok sevdiÄŸini anladım. Bir süre, aşırı duygusallık anlarında ortaya çıkan bir çeÅŸit beceriksizlik ve sessizlik buhranına kapıldık. Sonra biraz rahatlayıp konuÅŸmaya baÅŸlayınca, babam, bana ya da ilk kitabıma olan güvenini aşırı heyecanlı ve abartılı bir dille ifade etti ve bugün büyük bir mutlulukla kabul ettiÄŸim bu ödülü bir gün alacağımı öylesine söyleyiverdi.

Bu sözü ona inanmaktan ya da bu ödülü bir hedef olarak göstermekten çok, oÄŸlunu desteklemek, yüreklendirmek için ona “bir gün paÅŸa olacaksın!” diyen bir Türk babası gibi söylemiÅŸti. Yıllarca da beni her görüşünde cesaretlendirmek için bu sözü tekrarladı durdu.

Babam 2002 yılı Aralık ayında öldü.

Ä°sveç Akademisi”nin bana bu büyük ödülü, bu ÅŸerefi veren deÄŸerli üyeleri, deÄŸerli konuklar, bugün babam aramızda olsun çok isterdim.

Kaynak: http://www.sabah.com.tr

Yer işareti koy Kalıcı Bağlantı.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir