Rehberiniz-Aklın avukatlığı mı, sezginin müritliği mi?

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on Pinterest


iyimeslek.com ailesi olarak “Aklın avukatlığı mı, sezginin müritliği mi?” adlı yazımızın kişisel gelişiminize katkı sağlamasını umuyoruz
Aklın avukatlığı mı, sezginin müritliği mi?

AKILLA MI YOKSA SEZGİYLE Mİ DAHA İYİ KARAR ALINIR?

1

Büyük lafları seviyoruz.

Büyük laflar dikkat çekiyor.

Bu yüzden ben de büyük bir laf edeceğim: “SAÇMALIYORUZ!”

Büyük lafların peşine takılarak, büyük laflardan büyülenerek “ÇOK SAÇMALIYORUZ!”

Ama böyle bu, öyle değil mi?

Peki, böyle olmaya devam edecek mi?

Etmeli mi?

2

Bir süredir en iyi kararların nasıl alındığı tartışılıyor.

Yani sezgiyle alınan kararlar mı daha doğru çıkıyor yoksa akılla alınan kararlar mı daha doğru, daha isabetli oluyor?

Bu soru gündemde.

İş çevrelerinde bu tartışılıyor.

Bilim çevrelerinde bu tartışılıyor.

Peki, siz ne dersiniz?

Uzun bir zamandır Batı’nın düşüncesine yön veren hâkim görüş –ki kökleri Descartes ve oradan Antik Yunan’a kadar uzanır- analitik düşünceyi yere göğe koyamıyor. Analitik düşünce dışındaki hemen her karar alma biçimini ilkel, etkisiz, rastlantısal görüyor.

Bir süredir bu birinci görüşün hegemonyasına başkaldıran görüşse –Batı düşüncesindeki felsefi altyapısını 19. yüzyılda bulduğunu söyleyebiliriz- sezgiyi öne çıkarıyor. Şimdiye kadar görmezden gelinmiş, bir kenara bırakılmış “sezgiye” hak ettiği yeri vermeye çabalıyor. Tarihin sayfalarında gördüğümüz “Büyük Adam”ın, bu “özel bilme becerisiyle” donatıldığını söylüyor. Aslında hepimizin güçlü sezgilere sahip olduğunda inat ediyor. Bu yeteneğimize sırt çevirdiğimizi haykırıyor. Yaygınlaşıyor, yaygınlaşıp çevresinde bir taraftar kitlesi elde etmeye çalışıyor.

Bu kapışmada “aklı övenler” bir tarafta, “sezgiyi baş tacı edenler” bir diğer tarafta yer alıyor.Sizce hangisi kazanacak?

İçlerinden biri galip gelecek mi?

Böyle bir şey mümkün mü?

3

Büyük lafları seviyoruz.

Büyük laflar dikkat çekiyor.

Büyük laflar hızla karar vermemizi sağlıyor. Çünkü dünya büyük laflar sayesinde “ak” oluyor, “kara” oluyor. Düşünmeye gerek kalmıyor. Zaman harcamaya gerek kalmıyor. Baskın eğilimimiz hangisiyse onun peşine takılıyoruz. Kimileri başarılı karar almanın ardında aklı, kimileriyse sezgiyi buluyor.

Bu sayede hafifliyoruz. Evet, HAFİFLİYORUZ!

Bu sayede zor bir işi geride bırakıyoruz : “Aklıma mı yoksa sezgilerime mi güveneceğimi biliyorum artık!”

Acaba gerçekten biliyor muyum?

Zihnimin içinde işler gerçekten böyle mi yürüyor?

4

Bir kere bir konuda anlaşalım. Sezgi nedir? Hayvani bir güdü mü? Yoksa adlandırılamayan bir iç ses mi? Yahut sevgili ve şanslı bir kul olmanın ödülü mü?

Sezginin bilimsel açıklamasına girdiğimizde onun analitik düşünceden farkını görüyoruz. Ancak onu büsbütün bir içe doğuş olarak nitelendiremeyeceğimizi de. Sezgi; akıl yürütmenin, deneyimlerin, adı konulmamış “olay örüntülerini okumanın” ve belki de neredeyse içgüdüsel bir içe doğuşun toplamı, sonucu, çıktısı.

Peki, analitik düşüncenin içinde deneyimin yeri yok mu? Düşüncenin kendisi deneyimle şekillenmiyor mu? Deneyim azlığı analitik düşüncenin kalitesini etkilemiyor mu? Ya da duyulardaki kayıplar analitik düşünceye zarar vermiyor mu?

Elbette analitik düşünce ve sezgisel düşünce ayrı şeyler. Ancak sanıldığı kadar ayrı şeyler değil. Hiç kesişmeyen kümeler değil onlar.

Yani mesele o kadar “ak” ve “kara” değil.

Ortada her ikisini birbirinden bağımsız görmekten doğan bir yanılgı var.

Yazar Antonio R. Damasio ne diyordu bu yanılgıya?

Descartes’ın Yanılgısı mı?

5

Bu satırları yazarken, son günlerde NTV Yayınlarından dilimize kazandırılan “Görünmez Goril” isimli kitap aklıma geliyor. Kitabın detaylarına girmeyeceğim –bu başka bir yazının konusu olsun- ama kitabın yazarlarının yaptığı bir tespite yer vermek istiyorum:

Bazı durumlarda analitik düşünme doğru ve geçerli yöntemdir.

Bazı durumlardaysa sezgisel bilgi bizi daha iyi sonuçlara götürmektedir.

Kitabın yazarları reçeller ve soyguncular üzerine yapılmış deneylere yer veriyor.

Üniversite öğrencileri, tattıkları reçeller üzerine düşünüp onları puanlamaya kalktıklarında, uzmanların reçellerin lezzetiyle ilgili verdikleri puanlardan uzaklaşıyorlar. Aksine denek gruplarının düşünmeden, hızla verdikleri puanlar uzmanların puanlarına daha yakın. Yani daha az düşünerek daha iyi sonuçlar elde ediyorlar!

Bir başka örnekse soyguncuların teşhis edilmesiyle ilgili.

Denek grubu otuz saniyelik bir banka soygunu filmi seyrediyor. Sonra bu gruplardan birine soyguncuları olabildiğince ayrıntılı anlatmaları için beş dakika veriliyor. Diğer bir grubaysa böyle bir ödev verilmiyor, hatta dikkatlerini dağıtıcı işler veriliyor.

Deneyin son aşamasında her iki grubun önüne teşhis etmeleri için soyguncuların fotoğrafları çıkarılıyor.

Tahmin edin hangisi daha başarılı. Evet, şaşırtıcı biçimde ikinci grubun, soyguncuları teşhis etmekte çok daha başarılı olduğu görülüyor. Soyguncuları teşhis etmek için daha çok odaklanan grup çuvallıyor!

Bu iki örneği nasıl açıklarız? Sezginin gücüyle mi? Yoksa fazla düşünmenin işe yaramadığı ve hatta zihni gölgelediği durumlar olarak mı?

Sırf bu örnekler için konuşalım, duyuların ağır bastığı konularda fazla düşünmek işe yaramamakla kalmıyor, zihnimizi karıştırabiliyor. Buna bir tür “gölgeleme” diyebiliriz. Bu konularda odaklanmak, yoğunlaşmak, bunları aşırı analiz etmek “doğru kararları” garanti etmiyor. Hatta ters tepebiliyor.

6

Peki, bir satranç maçında durum nedir? Yani düşünmek, kararımızı ne yönde etkiliyor? Yani düşünmeye pek az zaman ayırarak bir satranç maçında başarılı olabilir miyiz?

Elbette hayır! Biz büyük bir usta değilsek, karşımızdaki bir amatör değilse, hayır! Eşit şartlar altında, hayır!

Evet, bir satranç ustası büyüleyici bir süratle oyununu oynayabilir ama sadece kendisinden çok zayıf bir rakibe karşı. Arada önemli bir fark olması gerekir. Aksi durumda usta satranç oyuncusu yenilgiyi tadacaktır.

Satranç oyununda derin ve uzun düşünmenin yeri büyüktür. Düşünmek için ayırdığınız süre uzadıkça kararınızın kalitesi de artar.

Şimdi sorumuza geri dönelim:

Analitik düşünce mi üstün yoksa sezgisel bilgi mi?

Hangisi bu maçın galibi?

Ya da bir maç olmalı mı?

Biz bu popüler kavgaya nereden girmeliyiz?

Başka bir soru sormalıyım: “Neden ikisini doğru yerlerde ve tam zamanında kullanmak varken ikisinden birinin daha iyi olduğunu ileri sürüyoruz?”

Bu becerilerden birini yere göğe sığdıramadığımızda acaba diğer becerimize ihanet etmiş olmuyor muyuz?

Sırf büyük laflar daha çok dikkat çekiyor diye mi?

Yoksa kolayımıza geldiği için mi?

SAÇMALIK!

Yazan: Onur Hınçer

Kaynak: http://www.onurhincer.com

Yer işareti koy Kalıcı Bağlantı.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir